Ara
  • NİLGÜN ÇELİK

Nemika Tuğcu ile röportaj: "Çocuk Edebiyatı, edebiyatın içinde özel bir alan"



Prolog Dergi’nin bugünkü konuğu çocuk edebiyatının önemli yazarlarından Kemalettin Tuğcu’nun yeğeni, Nemika Tuğcu.

Onunla yıllar önce Ankara’da tanıştım. O an Kemalettin Tuğcu ile bir bağı olup olmadığını bilmiyordum. İlerleyen zamanda bunu öğrendiğimde çocuk edebiyatının önemli yazarı ile ilgili sorular sormaya, merak ettiklerimi öğrenmeye cesaret edemedim. “Hayatta her şeyin bir zamanı var,” derler ya bu gerçekten doğru: Merakımı gidermek, K. Tuğcu’ya teşekkürlerimi iletmek bu röportaja kısmetmiş. Bu yüzden Nemika Tuğcu ile söyleşi yapmak benim için çok önemli ve gurur verici. Biraz kendinden bahsedip söyleşimize geçmek isterim.


Nemika Tuğcu, edebiyatla iç içe olan bir evde dünyaya gelir. Okula başlamadan okumayı söker. Merak ettiği birçok şeyin cevabını kendi kendine okuyarak öğrenir. Hayvanlara sevgisi, bitkilere merakı, doğaya hayranlığı çocuk yaşta başlar.

Görünür olmadan ama daima edebiyatın içinde olan bir yazar Editörlük, metin yazarlığı, redaktörlük, kitap eleştirileri, kitap tanıtım yazıları, röportajlar yapmakta.

Bunlarla birlikte capcanlı karakterleri ile muhteşem öyküleri olan öykü kitabı Elişi Fotoğraflar, okumaya doyamadığım biyografi Sırça Köşkün Masalcısı, hayranlıkla okuduğum ve çok önemli bulduğum iki çocuk kitabı Sebzeler Kraliçesi Fasulye ve Minik ve bir de Tevfik Fikret/ Türk Aydınlanmasının Öncüsü adlı kitapları var. Öykülerinde sıradan insanların içinde kaynayan kazanı, anlatma telaşına düşmeden, okuru boğmadan anlatıyor. Tüm öyküler sakin bir gemi gibi süzülerek giderken belleğimizde kuvvetli bir iz bırakıyor. Gülmeyen kadın kahramanları, nezarette bir gece geçirince dünyaya bakışı değişen kahramanları, ilk aşkının ölüm ilanını hayat telaşında iken tesadüfen gazete gören kahramanları, kocasını beklerken her şeyi ama her şeyi normalleştiren kadın kahramanları çok ilginç ve capcanlı. Bütün bunları konuşmak için heyecanlanıyorum.

Nemika Tuğcu’yla olan arkadaşlığımızın sıcaklığı samimiyeti ama en önemlisi Kemalettin Tuğcu’ya vefa ile sorularımı soracağım.


- Öncelikle yoğun temponuzda Prolog Dergiye zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Edebiyatın sessiz kahramanlarındansınız. Genel olarak Türk Edebiyatını ama en çok bugünkü Türk öykücülüğünü ve çocuk edebiyatını nasıl değerlendiriyorsunuz?


Öykücülüğümüze biraz daha geriden bakmak istiyorum. Benim saptayabildiğim, 90’larda özellikle kadın öykücüler bir atılım yaptı. 2000 yılından bugüne, yani son yirmi yılda çok sayıda öykü kitabı yayınlandı. Yeni yazarlarla tanıştık. İki binli yılların ortalarına doğru ilk kez üniversitelerin dışında yaratıcı yazarlık, roman, öykü okuma ve yazma, fotoğrafçılık, drama vb. alanlarda eğitim veren atölyeler açıldı. Yazar olmak isteyenler, söyleyecek sözü olan ama nasıl söyleyeceğini öğrenmek isteyenler, bu atölyelerde deneyimli bir yazarın eğitiminde ve gözetiminde yazarlık dersleri aldılar. Yaratıcı yazarlık atölyelerinde eğitilen yazar adaylarından bazılarının öykülerini önce edebiyat dergilerinde okuduk. Bir süre sonra da kitapları elimize ulaştı.

Çok değil, otuz, kırk yıl öncesinin genç yazar adayı, usta bir yazardan, dergi yönetmeninden yayınlanabilir sözünü alıp, yazdıkları bir ya da birkaç edebiyat dergisinde yayınlandıktan sonra, eleştirmenlerin de onayıyla kitap olarak basılırdı. Yazar adayı için bir dergide şiir, deneme ya da öyküsünün yayınlanabilmesi için bazen uzunca bir zaman geçmesi gerekebilirdi.

Yaratıcı yazarlık atölyeleri bu süreci kısaltarak yazın dünyamıza çok sayıda yeni yazar kazandırdı. Atölyelerin açılmasına paralel olarak çoğu genç öykücüler ard arda kitap yayınlanmaya başladılar. Yeni yazarlarımızın hepsinin kitaplarını okuyamasam da – çünkü buna zamanım olmadı- ; ulaşabildiğim kitaplarda iyi öykücüler rastladım. Bazı yazarları da aldıkları ödüller nedeniyle tanımış oldum.

Atölyeler aracılığıyla yaratıcı yazarlık eğitimi alan gençlerin öyküleri basılı dergilerde, daha çok sanal ortamda yayınlanan dergilerde, fanzinlerde vb. okurla buluşuyor. Genç yazarlar ya da yazar adayları bu ortamlarda bir araya geliyorlar; tıpkı önceki kuşakların bir dergi çevresinde, Küllük Kahvesi, Baylan Pastanesi, Divan Pastanesi, Beyazıt Çınaraltı gibi yerlerde buluşmaları gibi.

Gençler de birbirlerini sanal ortamda yayınlanan dergilerde, bloglarda okuyor ; ‘eski kuşak’ olarak niteledikleri yazarların kendilerini okumadıklarından yakınıyorlar. Onların ‘eski kuşak’ diye niteledikleri benim has yazar, dediğim kuşakları okuyorlar mı bilmiyorum. Yazın dünyasında hangileri kalıcı olacaktır bunu kestirmem olası değil.

Bugün ithal kâğıt fiyatları yayınevlerini zorladığı için az kitap basılıyor, dergiler bile dijital ortama geçmek zorunda kalıyor ya da aylık dergiler üç ayda bir yayınlama kararı alıyor. Kitapla, dergiyle yetişen bir kuşaktan olduğum için sanal ortamda yayınlananları yabancılıyorum. Oysa sanal dünyaya çoktan adım attık.

Gençler çok coşkulu, teknik olarak iyi öyküler yazıyorlar. Yazınsal kazılar, metin çözümlemeleri yapıyorlar, türler arasındaki sınırları kaldırarak, kimi zaman yazım kurallarını önemsemeyerek başkaldırıyorlar. Belki de hantal, şekilci buldukları edebiyatımızı gençleştirmeye çalışıyorlar. Anı, öykü, deneme, şiir aynı metinde buluşabiliyor.

İyi bir yazar olmak için önce iyi bir okur olmak gerektiğini her zaman savunurum.

Bugün için ise 50 kuşağı hâlâ aşılamadı diye düşünüyorum.

Çocuk edebiyatına gelince: çocuklar için yazmak, büyükler için yazmaktan daha zor. Onlar için yazmak büyük bir sorumluluk istiyor. Görsel medya bağımlısı çocuklar okuma tembeli oluyor. Daha bebekken çizgi film, anımasyon izlettirilerek oyalanan çocuklar bu rahatlığa alışıyor. Çizgi filmlerin yararını yadsıyamayız ama çocukların hayal gücünü sınırlama gibi olumsuz etkisini de göz ardı etmemek gerek.

Çocuğun düş dünyasını tetikleyen, düşünmesini, soru sormasını sağlayan kitaplar yazan çok başarılı yazarlarımız var. Ama bir başka sorun da kitapların çocuklara yeterince ulaşamaması. Her yıl onlarca okuldan bana, çocuk yazını grubumuza kitap yardımı isteği geliyor. Kütüphanesi olmayan okullar, kitap alacak parası olmayan aileler var.


- Siz de “Çocuk Edebiyatı’nın ayrı bir kategoride olmasından yanasınız sanırım. Daha özel, sorumluluğu olan bir alan öyle değil mi?


Çocuk Edebiyatı, edebiyatın içinde özel bir alan.

Çocukluk, insan yaşamının özel bir dönemi, dünya ile karşılaştığımız, yaşama ilişkin bilgilerin kazanıldığı, düşünmeyi, izlemeyi, izlediklerimizden sonuç çıkarmayı, sorgulamayı, yargılamayı öğrendiğimiz bir dönem.

Çocuklar anne babalarıyla birlikte aynı hayatı, aynı sosyal ve siyasi koşulları, aynı coğrafyayı paylaşıyorlar. Televizyonlardan, sosyal medyadan (sosyalleştirici yönüne katılamıyorum) ülkemizde, dünyada neler olup bittiğini izliyorlar. Çocuklarımız da yaşamın içindeki olayların tanığı ya da mağduru.

Örneğin gecekondularının yıkımına aileleri ile birlikte direniyorlar, maden faciasının, sınıra yakın köylerde hedefini şaşırıp yakınlarına düşen bombaların yol açtığı kayıpları, orman yangınlarının sonuçlarını aileleriyle birlikte yaşıyorlar ya da medyadan izliyorlar. Köylerinde, kasabalarında nükleer santral kurulmasına, maden aramaları için yapılan çalışmalara karşı direnişin çok yakın tanığı çocuklar. Taciz, tecavüz, kaçırma, öldürme olaylarını da yaşıyor ya da tanık oluyorlar. Televizyon dizilerinin sıkı takipçisi çoğu; rol modelleri orada ve yaşamın, ekranda izledikleri olduğunu düşünüyorlar. Dünyada savaş var. Bölgesel de olsa var. Bitmedi, bitmeyecek insan var oldukça.

Oyun oynamaları, spor yapmaları için park, yeşil alan veremediğimiz çocuklar, tabletlerinde, cep telefonlarında baştan çıkarıcı reklamlarla kendilerine sunulan oyunları oynuyorlar. En çok savaş oyunları ilgilerini çekiyor. Çünkü tuşlara basarak bir kenti bombalayıp oradaki her şeyi yok ediyorlar. Çocuk, bir insanı öldürüyor ekranda. Oturduğu yerde güvendeyken, parmaklarıyla, tıpkı ekranda örneklerini izlediği gibi vuruyor, kırıyor, kovalıyor, tam isabet diyor, öldürüyor. Kazanıyor. Bu oyunlar, filmler şiddeti olağan hale getirdi. Dahası bazı oyunlar da çocukları, gençleri intihara sürüklüyor.

Kahraman kitap, nasıl görsel medyaya karşı duracak? Soru bu.

Bu özel alana kitap üretmek isteyen yazarın kültürel alt yapımızı, gelenek ve göreneklerimizi, toplumsal olayların çocuklar üzerindeki etkisini bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama en önemlisi çocuklar için yazan birinin kendi çocukluğunu unutmaması gerekir.

Yazar benimsediği değerler üzerinden çocuğu yönlendirmeğe, kendi doğrularını dayatmaya çalışmamalı. Yaşamın eğlenceli ve gülünç yanlarını da aktarabilirsek, görsel medyadan olabildiğince uzak tutabilirsek çocuklar kitaplarla daha kolay buluşabileceklerdir. Bu konuda da öğretmenlere çok görev düşüyor.


- Elişi Fotoğraflar adlı öykü kitabınız 2001 yılında Remzi Kitabevinden çıktı. İçinde birbirinden önemli bulduğum 17 öykü var. Ara vermeden okuduğum nadir kitaplardan. Her öyküde çok farklı karakterler var. Belki de her öykü tek tek konuşulmalı. Kahramanlarınız en zor anlatılan tipler: Travmatik ama normal görünen ya da psikolojik sorunlarının kendi bile farkında olmayanlar. Öyküde bu tiplere can vermek gerçekten zor. Siz bunu nasıl başardınız? Yazmak isteyenlere bu konuda ne söylemek istersiniz?


Benim en büyük kazanımım Anadolu’da Kayseri’de doğmuş olmam. Babam Sümerbank’ta görevliydi. Genç cumhuriyetin 1935 yılında “ Pamuklu Sanayii Müessesesi” adıyla bozkırın ortasında kurduğu bu fabrikayı bir vaha olarak adlandırabilirim. Çalışanların yararlanabildiği basketbol ve voleybol sahası. Tenis kortu ve olimpik yüzme havuzu vardı. Ülkenin dört bir yanından fabrikanın çeşitli bölümlerinde çalışmak için gelen yönetici kadro ve memurlar ile yakın kasaba ve köylerden gelen işçiler aynı lojmanlarda oturuyorlardı. Sadece davranışları değil, dilleri, gelenek ve görenekleri de bize yabancıydı ama o ailelerin çocuklarıyla aynı okula gidiyor, birlikte oyun oynuyorduk. Birbirimizi benimsedik.

Fabrika çevresinde, lojmanlarda yaşayan komşularımızın birbirleriyle olan ilişkilerini izliyordum. Çocukluk çağıma denk gelse de büyüklerin konuşmalarını, siyasi tartışmaları, dedikoduları dinleyerek, insanları tanımaya, kendimce değerlendirmeye başlamıştım. Çok güzel dostluklar, arkadaşlıklar da kuruluyordu aileler arasında. İlk, orta ve lisenin 2 sınıfını orada okudum. Babam İstanbul’a atanınca köyümüze geldik. İki kentli olmanın, hele taşrada doğup büyümenin bana ne çok şey kazandırdığını yıllar sonra çok daha iyi anladım.

Okumayı beş yaşımda öğrendim. İlkokula başladığımda küçük harflerle yazı yazabiliyordum. Her çocuk gibi önce elime geçeni okumaya başladım. İlkokulu bitirdiğim yıl evde bulduğum, anlamaya çalışarak okuduğum “Suç ve Ceza”, bana suç, ceza, korku, tanrı kavramlarının yaşamın içinde var olduğunu duyumsattı, kocaman pencereler açtı. İçimde bir yığın soru birikmeye başladı. Yalnızca okuyarak değil, izleyerek de pek çok karakter tanıdım.

İki kentli olduğumuz için okullar kapanınca İstanbul’a geliyor, çok farklı bir yaşamın içinde oluyorduk. Yaz günleri, babaannem, amcalar, halalar, yengeler, babamın teyzeleri, onun çocukları, onların çocukları, hepimiz aynı evdeydik. Bazı İstanbul’un başka semtlerinde oturan akrabalarımız da gelir, bir iki hafta kalırlardı. Büyüklerin konuşmalarına kulak vererek, tartışmaları dinleyerek ve okuyarak yaşamın içinde yol almaya başladım. Amcamın kütüphanesinden aldığımız, çalıştığı yayınevinden getirdiği kitapları, dergileri biz çocuklar okurduk.

Beni asıl büyüten kitaplar oldu.

Yazar olmayı hayal eden, bunun için çaba gösteren biri değildim çocukluğumda. Bu kendiliğinden oldu. Okudukça, başka karakterlerin içinde hem de kendi içinizde bir yolculuğa çıkmış oluyorsunuz. Bu, o kadar paha biçilmez bir yolculuk ki, her kitapta yaşamı yeniden keşfediyorsunuz.

Yazdıklarımı uzun süre kimseyle paylaşmadım. Ortaokuldaki Türkçe öğretmenimiz günlük tutmamızın çok önemli olduğunu, yıllar sonra yazdıklarımızı okuyunca yaşamda ne kadar yol alabildiğimizi, nelere üzüldüğümüz ya da sevindiğimizi saptayabileceğimizi söylemişti. Ben ve birkaç arkadaşım hemen günlük tutmaya başladık. Okuduğum kitaplardan esinlenerek küçük hikâyeler de yazıyor ama yazdıklarımı köşe bucak saklıyordum. Uzun yıllar sürdürdüm günlük tutmayı. Lise yıllarımda şiir yazmayı denedimse de bu konuda başarılı olamayacağımı anladım. Öykü ile daha çok şey anlatabiliyordum.


- Elişi Fotoğraflar kitabınızda dikkatimi çeken, birçok öykü yazarının yapmak isteyip de yapamadığı bir şey var. Siz öyküde durumu anlatma telaşına düşmeden, sade dil ve kurguyla ilerleyen yazarsınız. Ayrıntıya girmiyor ama durumu ustalıkla işaret ediyorsunuz. Sizi de Bekleriz kitabınızdaki ilk öykü buna en güzel örnek, Mahmut Döndü, Aki, Ben Onlardan Değilim, yine böyle öykülerden birkaçı. İz bırakan kolay unutulmayacak öyküler. Öyleyse sizin öykü tanımınız şöyledir diyebilir miyiz: “Öyküde asıl olması gereken; işaret et bırak.” Doğru mu düşünüyorum? Öykü nasıl olmalı sizce?


Öykü yazarlarının değişik tutumları, farklı anlatma biçimleri, farklı kurguları vardır. Benim öykü anlayışımı doğru özetlemişsiniz. Göster, okurun dikkatini çek, düşündür. Bunu destekleyen atmosfer, biçim, biçemdir. Dil çok önemli, diyaloglar da önemli. Ayrıntıya girmeden bazı durumları ya da olayları diyaloglarla anlatabilirsiniz. Öyküde kurgu yapıyoruz mutlaka; ama kurgunun gerçekçi olması çok önemli. Kuramsal kitaplar okumak, film ve tiyatro oyunu izlemek de yazarı besler, olaya, duruma bakışını zenginleştirir.

Salgın nedeniyle sosyal yaşamımızın kısıtlandığı bu dönemde pek çok film izledim. Yıllar önce izlediklerimi bunca yıl sonra yeniden izledim, kitapları yeniden okudum. Yılların, tanıklıkların, yaşananların insanı ne kadar derinleştirdiğini, ne çok kapılar açtığını, ne kadar yol aldığınızı fark ediyorsunuz.

1960 darbesi olduğu yıl ortaokul öğrencisiydim. İktidar ve muhalefetin yandaşları olarak halkı ikiye bölünmüş, politize olmuş bir kentte yaşıyorduk. Ana Muhalefet partisi liderinin Kayseri’ye girmesini engellemek için treninin durdurulduğunu, yaşlı adamın (İsmet İnönü) 3 saat bekletildiği söylendi. Sonrasında komşularımız arasında büyük tartışmalar oldu. CHP’lilerin kapılarına işaret konulduğu ve onların yok edileceği konuşulmaya başlandı. Korku içindeydik. Ankada’da başkaldıran üniversite gençliğinin atlı polislerce toplanarak gözaltına alındığını, kimilerinin kaybolduğunu yazıyordu gazeteler. Fotoğraflar bugün aynı netlikte gözümün önünde. Böyle bir ortamda yaşadınızsa toplumsal olayların nedenlerini araştırmaktan, sonuçlarını irdelemekten uzak kalamazsınız. Bu, sizin yazdıklarınıza da yansıyacaktır doğal olarak.

Siyasetle tanışmama 60 darbesi neden oldu. Sonra 71 ve 80 darbeleri geldi. Çok olaya tanık oldum. Ben Onlardan Değilim, 71 darbesinde, Aki, 80 darbesinde yaşananlardan, tanıklıklardan doğdu. 90’lı yılların tanıklığı ise “Mahmut Döndü”


- Çocuk kitaplarınızdan bahsetmek isterim. Son dönemde okuduğum, okurken beni çok mutlu eden, 2011 yılında Kavis Çocuk ’tan çıkan, Sebzeler Kraliçesi Fasulye adlı bir kitabınız var. Bugüne kadar sebzelerin konuştuğu çocuk kitabı okumamıştım. Bu kitap hem kurgusu hem dili bakımından son derece önemli. Çocuklar sebzelere sevgi ile yaklaşıp bilgilenecekler. Ben kitabı yazdıran o ışığı merak ediyorum. Sebzeleri konuşturan şey neydi? Ve yeniden basımı olmasını yürekten diliyorum, basımı olacak mı?


Çocuk öykülerine yönelmemin hikâyesini anlatmak isterim önce. İlk çocuk kitabım Minik, Can Yayınları ile Toplum Gönüllüleri Vakfı’nin birlikte düzenledikleri “Yazarlar Okullarda” projesi ile birçok kentteki okullarda çocuklarla buluşmalarım sonrasında doğdu. Samsun, Trabzon, Ankara, Aydın, Nevşehir, Manisa, Antalya, Gaziantep, Urfa, Sivas, Edirne, Sakarya’da (anımsayamadıkların olabilir) ilk ve ortaokullarda öğrencilerle buluştuk.

Amcam’ın yaşam öyküsünü yazmamı, sevgiyle, özlemle andığım Can Yayınları’nın sahibi, yazar Erdal Öz istemişti. Kemalettin Tuğcu’yu yeni kuşaklara tanıma görevini de bana verdi. Çocuklarla buluşmalarımda onların dikkatlerini çekebilmek için anlattığım hikayeleri kitaplaştırmamı istedi yayınevi. Minik doğdu.

Proje kapsamında gittiğim okullarda çok güzel, yararlı, eğlenceli buluşmalar ama bir o kadar da beni üzen tanıklıklarım oldu.

Urfa’da bağımlı çocukların eğitildiği rehabilitasyon merkezinde anlattıklarımla ilgilenmeyen çocukların dikkatlerini sağlamak için, ilerde hangi mesleği seçmek istersiniz, diye hepsinin yanıtlayacağını düşündüğüm bir soru sordum. Yaşları 12/ 13 olmalı iki çocuktan önce biri sonra ikincisi Polat Alemdar olmak istiyoruz dediler. Kurtlar Vadisi Dizisi’nin kahramanı, bu çocukların rol modeli olmuştu. Neden, diye sordum. “Çünkü o çok güçlü,” silahı var, diye yanıtladı önce biri sonra öteki. Epeyce konuştum onlarla. Boşuna olduğunu düşünerek Kemalettin Tuğcu’nun çocuklar için yazdığını, hiçbir öyküsünün sonunun kötü bitmediğini anlattım. Tam odadan çıkarken biri, “ Bize de sonu iyi biten öykü yazar mısın?” diye sordu. İçlerinden beşi adreslerini verdiler ve ben onlar için sonu iyi biten bir öykü yazdım. Her birine ayrı ayrı postaladım. Gelen yanıtları, kocaman kalpleri, seni çok seviyorum, teşekkür ederim, bi daha gelecek misin diye yazdıkları mektuplarını hâlâ saklıyorum. Çocuklar için yazmanın, onlarla ilgilenmenin, onlara kulak vermenin, onları anlamanın, sevmenin gerektiğine inandığımdan çocuk kitabı yazmaya başladım. Biz yetişkinler; hepimiz bu çocuklara borçluyuz.

Sebzeler Kraliçesi Fasulye, fast food, makarna, kızarmış patates ve köfteden başka yemek bilmeyen, sebzeleri, hayvanları, ağaçları tanımayan “zamane çocukları” için yazıldı. Çok çocuğa ulaştım bu kitapla. Çok imzaladım, kaç baskı yaptığını bir türlü öğrenemedim. Yayınevi kayboldu. Sonra başka bir yayınevi aldı o da bastı, sözleşmemiz birkaç yıl önce bitti. Yeniden basmayacaklarını söyleyerek beni serbest bıraktılar. Kitap hâlâ bulunabiliyor!

Sebzeler Kraliçesi’nin geri bildirimleri de çok çok güzeldi. Umarım okuyan çocuklar sebzeleri merak edip tanımışlar, tadına da bakmışlardır.


- Can Çocuk Yayınları'ndan çıkan son kitabınız “Minik” den biraz daha bahsedelim, kitabın girişinde bir masal anlatıcı “teyze”den bahsediliyor. Bunu çok önemli buluyorum. Masallar ve anlatıcılarının kaybolmaması edebiyatımız için önemli. Üstelik masallar sadece çocukluk döneminde değil her dönem okunabilir bir tür. Bunu hatırlattığınız için ayrıcalıklı bir kitap. Fakat bu kitabı diğer kitaplardan ayıran kahramanımız küçük köpek Minik’ in sahibiyle konuşuyor olması. Bunu okuyan çocukta uyandıracağınız duyguyu çok değerli buluyorum. Hayvanların da duyguları ve hatta dilleri olduğunu çocuklara düşündürecek olması önemli. Bu sebeple kitabınızın çok çocuğa ulaşmasını diliyorum. Ben çocuklarda hayvan, doğa sevgisini vicdanla eş tutuyorum. Yeni nesil Z Kuşağı ve hatta Alfa Kuşağında bunu görmek çok mümkün değil. Bu konuda ne söylemek istersiniz?


Çocukluğumda tanıdığım bir karakteri kurgulayarak Minik kitabımın başında, Teyzemin Hikâyelerinde kullandım. Çocukluğunu yitirmemiş, sevgi dolu insanların çocuklara yaklaşımı farklıdır. Dünyanın yalnızca insanlara ait olmadığını, çocukla iletişim kurabilen, sevgisini onlara yansıtabilen, aileden olmayan birine söyletmek istedim. “Çocuklar bu da bir hikâye ama öncekinden biraz farklı . İstediğimiz gibi kurgulamak bizim elimizde.” derken, kurguyu anlatmak istedim.

Datça çocuk şenliğinde çocuklarla Minik’i oyunlaştırdık. Hepsi rolünü coşkuyla oynadı. Çok mutlu oldular. Bir grup çocukla hikâye yazma denemeleri yaptık. Bu çalışmada birkaç çocuk kurgunun ne olduğunu hemen kavradı.

Minik, bizim köpeğimizdi. Kitapta gerçekten onun yaptıklarını kurgulayarak anlattım. Ben de kardeşlerim de sahiplendiğimiz kedi ya da köpeğe, arkadaşımız, ailemizin bir bireyi olarak bakarız, öyle davranırız, onlarla konuşuruz. Hayvanların duyguları olduğunu insanların, hele çocukların bilmesini çok isterim. Minik gerçekten de on yavrudan hayatta kalan biriciğimiz oldu. Gençlik hastalığı kardeşlerini alıp götürdü, onu zor kurtardım. Minik hayata tutundu. Bizimle bahçe sinemasına gelirdi, ağaçtan düşen dutları yerdi, kapı önünde bulduğu ayakkabıları saklardı. Biz okula giderken vapura, otobüse bindiği çok oldu. Bu sevgili arkadaşımızı bu kitapla yaşatabildiysem, çocuklara hayvanların da duyguları olduğunu anlatabildiysem ne mutlu bana.

Sevginin gücüne inanırım. Bugün de kedilerimle konuşuyorum. Ne söylediğimi anlıyorlar. Bazı sözcükleri, kısa cümleleri söktülerJ)

Doğadaki her canlı sevgiyle yeşerir, büyür, güzelleşir. Okullarda hayvan sevgisiyle ilgili çocuklarla çok konuştum. Çoğunun evlerinde ya da bahçelerinde hayvanları vardı. Yanılmıyorsam Manisa’da bir ilkokul öğrencisi sıpası olduğunu, onu kucağına alıp sevdiğini söyledi. Biraz şaşırdım, hem de sevindim.

Z kuşağını az tanıyorum. Pandemi nedeniyle çocuklardan uzak kaldım. Alfa kuşağından yakın bir akrabam var. Hayvanları da bitkileri de seviyor. Kedileri var.

Sevgi de vicdan da çocuklara öğretilebilir. Anne babalar, öğretmenler sevgi duyabiliyorsa, sevgilerini iletebiliyorlarsa, merhamet duyguları varsa çocuklarına da öğretebilirler. Güneydoğu’da serinlemek için ırmağa giren bir ayının köylüler tarafından sopalarla nasıl öldürüldüğü videosunu izlediğim için bu sorunun doğrudan kuşaklarla ilgili olduğunu düşünmüyorum.

Gençkızların sokakta kedilere, köpeklere mama , su verdiklerini, okşadıklarını görüyorum. Bizim mahallemizde, köyümüzde kedi ve köpekleri besleyen çok kişi var. Sokakta bakılan bu hayvanlar hızla ürüyor, daha yavruyken yoldan geçen araçların altında ezilip ölüyorlar. Kısırlaştırmanın ne kadar akılcı olduğunun bilincine varılacaktır bir gün.

Vicdan, bizi yargılayan, sorgulayan içimizdeki duygudur. “Çocuklar, bu dünya sadece insanlara ait değil. Dünya bütün canlıların,” deyişimin nedeni çocukların bu konuda düşünmelerini sağlamaktı. Vicdanın temeli adalet duygusudur. Adalet duygusu olmayan bencil insanlar kendini ötekinin yerine koyamadığı, acısını anlayamadığı için vicdanlı olamazlar.


- Siz masallar anlatılan bir evde doğdunuz ve aynı zamanda çocukluğunda masallar dinleyerek kendine bir dünya yaratmış ve oradan yol almış önemli, değerli bir akrabanız var; Kemalettin TUĞCU. Bu söyleşimizde ona yer vermek benim için ayrı bir gurur. Amcanız bugün hayatta olsaydı ona anlatmak istediğiniz bir olay ya da cümleniz olur muydu?


İnanır mısınız, bazen aile büyüklerimin dünyanın bugün içine düştüğü durumu yaşamadıklarına seviniyorum. Onlar, bugün bizim yaşadıklarımıza, tanık olduklarımıza dayanamazlardı. Amcama kitaplarımı verip okumasını isterdim. Ne düşündüğünü de söylesin isterdim. Bugünleri görmedikleri için onları şanslı buluyorum.


- Amcanız birçok çocuğa olduğu gibi bana da okumayı sevdirdi. Empati yeteneği kurduran, başka çocukların hayatları hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayan, hayvanı doğayı sevdiren, doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü ayırmada yol gösterici kitaplardı bunlar. Evet amcanız, “Ben edebiyat için yazmıyorum, içimden geliyor yazıyorum,” diyordu ama çocuk edebiyatında önemli bir yeri oldu kitaplarının. Bugün yaşasa yine bu duyguda olur muydu? Yaşamının son yıllarında bu konuda fikri değişmiş miydi?


Amcam bugün yaşasaydı tutumunu hiç değiştirmezdi. Her romanı ayrı bir yaşamdı onun için. Kurguladığı yaşamlar içinde mutlu oluyordu. Bedensel engelinin ona verdiği kederi yenebilmek için daha on iki yaşındayken yazıya tutunmuş. Ölünceye dek böyle devam etti.


- Üç padişah döneminde yaşayan 1. Ve 2. Meşrutiyet’in ilanını, 31 Mart Olayı’nı, Çanakkale Savaşı’nı, İstanbul’un işgalini ve kurtuluşunu, 1. Dünya ve Kurtuluş Savaşı’nı İstanbul’daki üç büyük yangını ve Cumhuriyet’in ilanını gören ve Padişah Vahdettin’in sarayının bahçesine komşu Çengelköy’de köşkte geçen kalabalık ailelerle başlayan çocukluğu var, Kemalettin Tuğcu’nun. Tüm yaşamı tarih aslında. Zor ve uzun bir süreç. Bu süreci verimli kullanıyor ve 400 e yakın eser bırakıyor. Fakat tüm bunların başlangıcı Tuğcu’nun hayatının bana kalırsa dönüm noktası Çerkez kızı Gülter Hanım. Saraya gelip “bir dudağı gökte devler, cinler, periler” ve bir sürü masallar anlatıyor. Siz Gülter Hanım’ı tanıdınız mı? O günler için ne söylemek istersiniz? Anlattığı masallardan Tuğcu’nun eserlerine birebir yansıyan kurgular oldu mu?


Çerkez Gülter Hanım’ı tanımadım. Ben doğmadan çok yıllar önce ölmüş. Amcamın çocukluğunda gelirmiş köşke, masalları da o zaman anlatırmış. O masalları bilmiyorum, bize anlatmadılar ama o dönemin cinli, perili, devli masallar olmalı. Amcamın bu masallardan etkilendiğini sanmıyorum. Düş dünyasını tetiklemiş olabilir ancak. Savaş dönemini yaşamış biri olarak amcam, yoksulluğu, haksızlıkları, vicdansızlıkları görmüş, bunları yansıtmış yazdıklarına.


- Harf Devriminden sonra çocuk kitaplarının olmadığı bir dönemde, romanlarıyla çocukları okumayı sevdirmiş edebiyatta bu açığı kapatmış Tuğcu, çocuk edebiyatının en önemli yazarlarındandır kuşkusuz. Fakat yaşarken kıymeti bilinmemiş, ölümünden sonra az da olsa hak ettiği değer verilmeye çalışılmış. Bu konu hakkında ne söylemek istersiniz. Neden böyle oldu sizce?


Kemalettin Tuğcu, edebiyat yapmadığını söylediği halde çok satan bir yazar olmanın hesabını veremedi. Bu kadar çok okunmayı nasıl başarıyorsunuz, diye soranlara, bunu çocuklara sorun, diye yanıtladı.

Okurları Kemalettin Tuğcu’yu hiç bırakmadı. En büyük ödül onlardan geldi. Ülkemizde onun kadar okunan yazar olmadı. En büyük haksızlığı onu görmezden gelerek yaptılar. Fakirlik edebiyatı, duygu sömürüsü yapmakla suçlandı. Artık neden bu kadar çok okunduğu araştırılıyor. Bugünleri yaşasaydı. Askıda ekmek, askıda fatura dönemi üzerine, kadın ve çocuk cinayetleri üzerine yine acıklı hikâyeler yazardı.

Ülkemizin dört bir yöresinden beni arayarak ya da e postama mail göndererek, çocukluklarında okuma yazma bilmeyen babalarının yeni çıkan Kemalettin Tuğcu kitabını aldırıp yüksek sesle okuttuğunu, evcek duygulanarak dinlediklerini söyleyen Tuğcu hayranları var. Bugün Kemalettin Tuğcu üzerine tezler yazılıyor, hayatı, yaşadığı yıllar, yazma biçimi, yazdığı konular yeniden irdeleniyor.


- Çocuklara güvenilmesi, onların önemle dinlenmesini, haksızlık karşısında kendini savunması gerektiği en önemlisi hayal kurdurabilme başarısı Kemalettin Tuğcu’yu benim gözümde ölümsüz kılıyor. Nur içinde uyusun diyorum ve Kemalettin Tuğcu hakkında edebiyatı hakkında, söylemek istediğiniz cümleleriniz varsa duymak isterim.


Kemalettin Tuğcu birkaç kuşağa okumayı söktürmüş, kitap sevgisi aşılamış namuslu ve merhametli olmayı öğretmiştir. Kahramanları sabırlıdır, çalışkandır, dürüsttür. Benim en çok önemsediğim yönü bu.


- Size bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ederim.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör