Ara
  • DAMLA YAZICI

Neslihan Önderoğlu'ndan Yeryüzü Yorgunları: Ormanda bizim çoktan kaybettiğimiz bir şey var


“Oysa belki de kısa bir yürüyüşe bile ölümsüz bir serüven ruhuyla, geri dönmeyecekmiş gibi, terk ettiğimiz krallıklara birer anmalık olarak yalnızca mumyalanmış kalplerimizi yollamayı göze alarak çıkmalıyız.”

Henry David Thoreau



Kadim zamanlardan beri insanoğlunun süreç içinde çözmek yerine daha da karmaşık hale getirdiği konuların ikisi; kadın-erkek arasındaki ilişki ile insan-doğa arasındaki ilişkidir. Neslihan Önderoğlu romanı “Yeryüzü Yorgunları” boyunca bu iki kuyuya taş atıp, suyu halkalandırıyor. İki izleğin hikaye boyunca paralel ilerlediği romanda; yaşamın üzerlerine yüklediği ağır yükün altında ezilip yok olmak üzere olan bir çiftin, kendini arındırma ve yeniden inşa etme girişimini doğaya sığınarak gerçekleştirmeye çalıştığını görüyoruz.

Romanın ilgi merkezindeki Cihan ve Sedat, kurdukları aile uygarlığının enkazı altından sağ çıkmış ama günahlarıyla büyüttükleri bu uygarlıkta derin yaralar almış bir çifttir. Kendilerini, ilişkilerini ve geçmişlerini temiz bir kağıda çekmek isteyen ikili, doğaya adeta ana rahmine geri dönmek isteyen bir çocuk gibi bakar. Yaşama tutunmanın en iyi yolu belki de başa dönmektir, en başa; ateşi ellerinle yaktığın zamana.

“Yeryüzü Yorgunları”nda “başa dönme” olgusu kurgunun bel kemiğini oluşturur. Bunu kitabın ilk cümlesinden itibaren anlarız. Kitap “başlangıçtan beri on yedi saat geçti” cümlesi ile açılır. Yazar, kutsal kitaplardaki Genesis, yani yaratılış kısmına atıf yaparak yeryüzünün ve insanlığın yaratım hikayesinden yola çıkar. Sonrasında hem öz hem de biçim açısından oldukça dikkat çeken, roman boyunca hikayeye serpiştirilmiş, akışla bağlantılı, kutsal metinlerden alınmış kısa pasajlar okuruz. Önderoğlu’nun bu pasajları hikayesinde iğreti durmadan eritebilme başarısı onun Tevrat, İncil, Kur’an ve Budizm metinlerini ince ince çalıştığını bize gösterir. Seçilen pasajlarla yazar, yaratılıştan bugüne insana dair meselenin biçim değiştirse de özde hep aynı olduğunu gözümüzün önüne serer.

Nasıl ki “geçmiş” ve “bugün” birbirini bütünlerse, geçmişin ve bugünün metinlerinin de birbirini anahtar-kilit uyumuyla tamamladığını görürüz “Yeryüzü Yorgunları”nda. Önderoğlu, kutsal metinlerin dini pencerelerini kapatıp, modern edebiyata temel oluşturan etkilerini özgür bırakarak özgün bir gerçekçiliğin kapılarını aralar: “Gömleğini yeniden giyip eşyaları toplamış. Gitmeye hazır. Beni bekliyor. Bensiz bir yere gitmek istemiyor. Bu yolculuğu beraber tamamlamamız gerekiyor. Birbirimizin etrafında ve yanında dolaşarak ama dokunmadan. Çoktandır bunun yolunu iyi biliyoruz. Korku ile kaplı insanlar korunmak için dağlara, ormanlara, koruluklara ya da kutsal ağaçlara kaçıp giderler. Ancak en güvenli ve en iyi korunaklar bunlar değildir; insan böylesi yerlere gitmekle acılardan kurtulmaz.” (s. 26)


Kendini feda etme olgusu

“Hakikati gördüğünde neyin yanlış olduğunu da görürsün”

Tolstoy


Okur, Sedat’ı, Erol’u, Mert’i hep Cihan’ın gözlerinden görür, onun sorgulayışı ve gerçekliği üzerinden kavrayıp tanır. Cihan üst-orta sınıf diyebileceğimiz, eğitimli ve şehirli bir kadındır. Gençken Sedat’ı sevmiş, ondan bir çocuk sahibi olmuş, Sedat için, onun peşinden Amerika’ya gitmiş ama daha sonra gençliğin aceleciliğinden sıyrıldıkça gerçekler oldukları yerden birer birer çıkmış ve Cihan’ın evliliği görünmez mutsuzluklarla dolu bir hapishaneye dönüşmüştür. Zaman Cihan’a, yaptığı bütün “fedakarlık”ların bedelini 50’li yaşlarda ödetecektir.

Romanın Cihan-Sedat ve Cihan-Mert ilişkisi üzerinden işlediği önemli bir konu da “kendini feda etme” fikridir. Cihan ve Sedat’ın oğulları ince ruhlu, kırılgan bir çocuktur. Kendi içe kapanık dünyasında, hayalleriyle yaşamayı sever, yalnızlığa meyillidir. Cihan, oğlunun kırılgan yapısını görüp, ona zarar vereceğini düşünerek, onu zorluklarla dolu bir karmaşanın içinde büyütmemek adına bir “fedakarlıkla” mutsuz evliliğine adar kendini, “Ona böyle bir miras bırakmaya hakkım yok,” diyerek kendini öldürme düşüncesinden oğlu için uzaklaşır. Cihan böyle bir fedakarlığı yıllar önce Sedat’ın peşinden yurtdışına giderken de yapmıştır. Fakat Cihan’ın oğluna bırakmadığı “acı” bumerang gibi gelip kendini vurur. Zaman Cihan’ı oğlunun intiharıyla yüzleştirdiğinde Önderoğlu bir “fedakarlık” sorgulamasına girişir. Tolstoy bu kavramı “Aile Mutluluğu” kitabında ele almış ve fedakarlığın başkalarına yapılan bir dayatma olduğunu, temelinde bencil ve egoist bir karakter barındırdığını vurgulamıştı. Romanda Cihan’ın, oğlu tarafından yarı yolda bırakıldığını, haksızlığa uğradığını düşündüğünü sezdiğimiz satırlar bize Tolstoy’un tespitlerini hatırlatır.

Sarsıcı olsa da bu acının Cihan ve Sedat’ı, özellikle de Cihan’ı özgürleştirdiğini söyleyebiliriz. Kendisini hapsettiği ve tüm gerçek duygu ve düşüncelerinin yerine yalanlar koyduğu evliliği, artık kaybedecek bir şeyi olmayan insanın cesareti ile dolmuştur. İnsanın başa dönme ve arınma, geçmişin muhasebesini yapma zamanı da böylece gelmiştir. Peki burjuva ilişkilerle ve davranışlarla örülmüş, bir süre sonra bu ilişkilerin sonucu olmuş şehirli insan kendi nedenini ararken sonucu olduğu yere sığınabilir mi? Bu, insanın olduğu yerde durması anlamına gelir. Bir nesne kaybolduğu yerde bulunur, peki ya insan? İnsan hareketli ve devingen bir varlık olarak durmanın değil yürümenin peşine düşecektir. Cihan ve Sedat’ın doğaya sığınışı böyle başlar.

Kitabın iki izleğinden biri olan insan-doğa ilişkisi de burada belirir. İnsanoğlunun kapitalist aklıyla kurduğu modern şehirlerden vahşi ve ilkel olana doğru bir yolculuk başlar. Vahşi ve ilkel olan aynı zamanda saf ve temiz olandır da. Cihan ve Sedat’ın aradığı günahsızlık doğada vücut bulur. Çünkü oğullarının intiharı sonrası kendini büyük bir günahın altında bulmuştur çift.


Burjuva kültüre fırlatılan oklar


“Burada böyle ölünceye kadar beklemek nasıl olurdu? Birbirimizin yaralarını yalayarak iyileştirmek… Ateş yakmak, avlanmak, yemek, sevişmek, uyumak, hastalanıp iyileşmek ve ölümü beklemek.”

(s. 151)


Okur önce Sedat ve Cihan’ın, bir tarafını ırmağa dayamış, ağaçların çevrelediği geniş bir düzlük olan Çakılbudak’a kamp kurmaya gittiğini anlıyor, nedenlerineyse okudukça ulaşıyor. Sedat bu kampa bütün umudunu bağlamış gibidir, Cihan ise umutsuz… Ama bu süreçten kendini bularak çıkacak tek kişi de Cihan olacaktır. Cihan ilk başlarda bu “geri dönüş”e anlamsız gözlerle bakar, Sedat’ın yürüyüş boyunca ciddi ve törensel bir hava takınmasını çoğu yerde ince bir mizahla alaya alır: “Sıcaktan pişmiş ayaklarımı serin suya sokmak hoşuma gidiyor. Su bu mevsimde bile buz gibi. Sedat botlarını bağcıklarından birbirine bağlayarak omzuna asıyor. Onun bu, ne yapması gerektiğini bilen, kırk yıllık usta tavırlarını komik buluyorum. Ben iki parmağıma asıp taşıyorum botlarımı. Burada ırmağın genişliği toplasan beş-altı metre var yok. Ona sataşmadan edemiyorum. Bu kadar kısa bir mesafe için botlarını omzuna asmaya değer mi?”

Bu bölümlerde roman önemli bir burjuva kültür eleştirisi üzerine eğiliyor. Çünkü doğaya sığınmaya giden Sedat ve Cihan’ın korunaklı yaşamlarını çantalarına klor tabletleri, kamp ocağı, bisküviler, böcek kovucu sprey, şampuan olarak nasıl sığdırmaya çalıştıklarını okuyoruz: “Ya böcek girerse? Çantasından çıkardığı böcek kovucu spreyi gösteriyor. Yatarken bunu sıkacağız. Ayrıca çadırın etrafına biraz tuz dökelim… Yok, aldım sanıyordum ama almamışım. Öfkeden sırt çantasına bir tekme atıyor. Bin kere söyledim, liste çıkardım. İnsan bu kadar önemli bir şeyi unutur mu? Tuzsuz ne bok yiyeceğiz şimdi?”

Burjuva kültür bize planlı, steril ve korunaklı yaşam ağları ördü. Doğadan kopan insan kapitalist akılla yeni bir dünya kurdu ve ağların içinde ona uygun olarak yaşamaya alıştı. Sedat doğaya hızla koşarken alışkanlıklarını kenara bırakamayan, her şeyi düşünen, doğanın vahşiliğine ve bilinmezliğine karşın önlemlerini, daha doğrusu silahlarını kuşanan burjuva bireyin tipik bir örneğidir.

Cihan, Sedat’ın tüm planlılığına rağmen doğaya daha masum bakan (muhtemelen doğayla daha önce hiç tanışmadığından olsa gerek) ve içinde bulundukları duruma daha eleştirel yaklaşabilen bir kişidir. Romanın bu bölümlerinde Cihan ve Sedat, büyük umutlarla ve maceraperest bir ruhla çantalarını hazırlayıp evden kaçan ama gittikleri yere dair tek bildikleri şey hayalleri olan iki küçük çocuk gibidir. Yazar Önderoğlu, insanoğlunun karmaşık yönlendirmeleri tarafından bozulmamış doğada iyi, gerçek ve doğru bir şeyler olduğu kanısı üzerinde dolaştırır karakterlerini.

Doğanın modern insanın “akılcı” ve planlı dünyasına ters düşen tekinsiz yapısına, çiftin kurduğu çadırla ironik bir bakış atılır. İnsanoğlu uçsuz bucaksız, tehlikelerle dolu tabiatın ortasına kurduğu küçücük çadırıyla yine kendi korunaklı alanını(!) yaratarak ortaya komik bir tablo çıkarır. Tabiatla yıllar önce ilişkisini kesen insan yine onunla arasına sınırlar koyuyor, o sınırların içine kendini yerleştiriyordur. Romanın bir yerinde Cihan’ın Sedat’a sinirlenme sahnesi insanın doğa ile arasına koyduğu mesafeyi bize gösterir. Cihan Sedat’a kızdıktan sonra ondan uzaklaşmak için alıp başını ormana doğru gitmez, gidip kendini çadıra kapatır. Bu insanoğlunun doğa ile kurduğu ilişkiyi, doğaya yabancılaşmasını aydınlatan sağlam bir metafordur. Tıpkı kadının ve erkeğin düşman kardeşlikleri gibi, doğa ve insan arasında da böyle bir düşman kardeşlik vardır.

Cihan’ın kamp alanına gitmeden önce, oraya en yakın son yemek tesisinde karşılaştığı Erol karakteri, Cihan’ın hayvansal dürtülerini açığa çıkarır. Erol adeta hem ilkel yaşam koşullarını anımsatan bilge bir ihtiyar, hem de çiftleşmek için dişisini arayan bir kurt gibidir. Cihan’ın vahşi bir dürtü ile birlikte olduğu bu adam onun doğaya yaklaşmasının ilk adımıdır.

“Yeryüzü Yorgunları”nda yazar, insan duygularına ve davranışlarına dair betimlemelerinin çoğunu hayvanlar üzerinden gerçekleştirir. İnsanın özüne dair önemli ipuçları veren, derinleşme yaratan bu benzetmeler doğa ile insanı birbirine düğümler. Modern şehrinden ormana giren insan hayvansı özüne yaklaşır: “Sedat durmadan Mert’in yanlışlarını düzeltiyordu. O bir şey anlatırken hem kekelediği kelimelere hem de İngilizce yanlışlarına müdahale ediyordu. Mert’in peşinde dolaşan ve sürekli havlayan bir köpek gibi.” (s.48)


Öze doğru, doğaya dönüş

Daha önce belirttiğimiz, romandaki başa dönüş unsurlarından biri de Sedat’ın yıllar önce yaptığı yürüyüş esnasında girdiği bir mağarada yaşadıkları üzerine kuruludur. Yıllar sonra 50’li yaşlarında ve sırtında “ağır yüklerle” tekrar aynı bölgeye gelen Sedat, o mağarayı bulmayı kafasına koymuştur. Hikayenin sonunda Sedat’a ne olduğu büyük bir muamma olsa da okurun aklında Sedat’ın o mağarada cenin pozisyonunda soğuk taşlar üstünde yatışı canlanır. Zihnimizde oluşan bu resim ölüm ve doğum anının tek bir nokta haline gelmesidir. Böylece “başa dönme” unsuru kurguda bir çember oluşturur. Cihan ve Sedat bu çemberin içinde gezinir ve birbirlerini ararlar.

Ama bütün bu çelişkilerin, trajikomik hallerin içinde Cihan durmaksızın sorgular; kadını, erkeği, hayvanı, ölümü, yaşamı… Bu sorgulamaların sonucunda Cihan’ın tabiata giderek yakınlaştığını görürüz. Bu bölümlerde Cihan karakteri bize Tolstoy’un “Kazaklar”daki baş karakteri Olenin’i çağrıştırır. “Kazaklar” romanında Tolstoy, Moskova’daki yozlaşmadan kaçıp Kafkasya’da daha güzel ve saf bir hayata adım atmak isteyen Olenin üzerinden duyu ve bilinç, medeniyet ve ilkellik, haz ve acı gibi karşıtlıkları işlemişti. “Yeryüzü Yorgunları”nda da yakın temalar Cihan karakteri üzerinden ele alınır. Tolstoy “Kazaklar”da Olenin’i bir geyik yuvasında sivrisinek sürüsü ile karşı karşıya getirir. Olenin bu sinek sürüsünün içinde doğanın bir parçası haline gelir, hayatın anlamını yakalar ve yakaladıktan sonra tekrar insanlaşır. Bu kısacık an, romanın yaşamsal meselesini ortaya koyar: “Olenin geyik yuvasına yerleştiğinde, medeniyetten uzaklaşma duygusuyla şöyle düşünür: O anda bir Rus asilzadesi, Moskova’nın yüksek tabakasına mensup bir kimse, falancanın ya da filancanın dostu ya da akrabası olmayıp yalnızca o sırada çevresinde yaşayan sivrisinekler gibi sıradan bir sivrisinek, bir sülün, ya da bir geyikten farkı olmadığını anlıyordu.” Cihan da Sedat’ı aramaya çıkıp yaralandığında içine düştüğü ıssızlıkta doğanın sesini daha yakından duyar. Tepesinde uçan kuşlar kadar sıradan ve onlar kadar doğanın bir parçası olduğunu duyumsar. İnsanın doğa karşısındaki üstünlüğünün sona erdiği anlardır bu anlar: “Eğer hayatın anlamı konusunda endişesi varsa insanın, benim gibi bu dağ başında bir böcekten zerre kadar farkı ve önemi olmayan bir ölümle varlığı sonlanmalı. Ölmekle gebermek arasında bir yerde.” (s. 119)

“Kazaklar”da Olenin’in sineklerle karşılaşmasında yaşanan kırılma “Yeryüzü Yorgunları”nda Cihan’ın nehre girişiyle gerçekleşir. Kıyafetlerinden arınan insan nehre adım atar ve sığ akan nehirde bedenini tümden ıslatabilmek için suya paralel uzanır. Tam da bu anda, kadının suya karışan, suyun akıntısıyla dalgalanan saçları gibi insanın ruhu da öylece suyla bir olur. Cihan için gerçek arınma ve bütünleşme bu noktada gerçekleşir. Bir an için bütün örtüler ve sınırlar kalkar, yüzeysel olandan derine doğru bir geçiş gerçekleşir, öze en yakın olduğumuz ana ulaşırız: “Artık soğuğu hissetmiyorum çünkü suyun bir parçasıyım. Irmağın dibindeki yosunlu taşlardan bir farkım yok. Taşlar sırtımda hoş bir kayganlık. Suyun akışını kesen bir kütleyim, üzerinde beyaz köpükler titreşiyor. Ağırlığım bedenimi terk ediyor. Biraz daha hafif olsam belki su beni alıp götürecek. Ama birlikte aktığımızı hissediyorum, saçlarım ırmak boyunca aşağıya doğru hareket ediyor. Çıplağım, üzerimden dünyanın bütün yükü ve ağırlığı suyla birlikte gidiyor. Su güzel şey.”

Edward Wasiolek’in, Olenin’in yenilenme anı üzerine söyledikleri, nehrin içinde çırılçıplak uzanmış Cihan için de fazlasıyla geçerlidir: “Geriye kalan, bir an için, geçmişin ve geleceğin, toplumsal ve kişisel beklentilerin, düşünce ve arzunun kireç bağlamış kabuğundan kurtulup paklanan bir Olenin’dir.”(Cihan’dır.)

“Yeryüzü Yorgunları” gerek kurgusuyla, gerek biçimiyle sadece geçmişin ya da bugünün nabzını tutmuyor, tüm zamanların peşinde koşuyor. Bu haliyle yeni gerçekliğe önemli bir katkı sağlıyor. Neslihan Önderoğlu’nun öykücülüğünden gelen sadelikle oluşturulmuş, süzülmüş ve tortularından arındırılmış bir dili var. Klasik anlayışla, ince ince işlenmiş bu dil, romanın kurgusunun yanında gücünü arttıran ikinci faktör olarak karşımıza çıkıyor. “Yeryüzü Yorgunları”yla Neslihan Önderoğlu Türk romanına çağdaş ve derin bir nefes üflüyor.


Yeryüzü Yorgunları

Neslihan Önderoğlu

Can Yayınları, 2018

Roman, 176 sayfa



Son Paylaşımlar

Hepsini Gör