Ara
  • PROLOG

Baytan Uğur Yem'den "Öldüren Roman"


Öncelikle, Öldüren Roman sizin ilk romanınız; okur sizi yeni tanıyor… Bize biraz kendinizden ve yazmaya nasıl başladığınız bahseder misiniz?

Likelar ve beğenilere göre değerlendiğimiz ve herkesin ünlülük sanrısı yaşadığı günümüzde bu durum biraz garip gelebilir, ancak birey olarak tanınmak çok istediğim veya ilgimi çeken bir durum değil. Bu yüzden insanların bana ilgi göstermesindense emek verip çabalayıp ürettiklerime ilgi göstermesi beni daha çok mutlu eder.

Öte yandan, yazdıklarımı okuyan birinin beni, benim anlatacağımdan çok daha iyi anlayacağını düşünüyorum.

Zaten insan kendini nasıl anlatır? Öğrenmeyi, yazmayı ve dağlarda, doğada vakit geçirmeyi severim. Kendimi bildim bileli trekking yapıyorum ve başımın çaresine bakabilecek yaşlara geldiğimden beri dağlarda yatıp kalkıyorum. Bushcraft delisiyim diyebilirim yani. Bu konularla ilgili videolar yayımladığım “Doğa Kaçkınları” adlı bir YouTube kanalım da var. Doğada hayatta kalma tekniklerini öğrenir ve uygularım. Bunları en azından temel seviyede herkesin bilmesi gerektiğini düşünüyorum “Survival” felsefesi ve mantalitesi hayata bakışımı ve olaylara yaklaşımımı oldukça kökten ve derinlemesine etkiliyor.

Yemek konusunda oldukça iddialıyımdır. Bence karnını doyurabilecek, kendini sağlıklı besleyebilecek kadar yemek yapmayı becerememek çok büyük bir zaaf.

Tartışmayı, -münakaşa değil, münazara anlamında- incelemeyi, kafa yormayı da severim. Bunların yanına film izlemek, yemek yapmak, kitap okumak gibi şeyleri de koyduğunuzda oldukça kapsamlı bir resim ortaya çıkıyor aslında.


Sizi en çok hangi yazarlar, romanlar, roman karakterleri etkiledi?

Sevdiğim, beni etkileyen çok fazla roman var ve bunların da birçoğu kolayca aklıma geliveriyor. Ancak roman “karakteri” deyince hep ilk aklıma gelen Şibumi oluyor. Trevanian takma adıyla yazarlık yapan Rodney William Whitaker’ın aynı adlı romanındaki Nicholai Hel adlı karakteri yani.

Bunun dışında, sanırım tahmin edersiniz ki Sherlock Holmes MacGyver’la olan benzerliğinden dolayı beni çok etkilemiştir. Bütün seriyi okudum sanırım.

Ayn Rand’ın “Atlas Silkindi” (Atlas Shrugged) romanındaki John Galt karakteri de beni çok etkilemiştir. Belki de onun yanına Hank Rearden Dagny Taggart ve Hayatın Kaynağı (The Fountainhead) romanındaki Howard Roark’u da katmak gerek.

Bütün romana hâkim olan “Kim bu John Galt?” sorusu... Bir de tabii tek bir adamın artık dayatmalara ve boyun eğmeciliğe karşı gelmeye karar verip “Dünyanın motorunu durduracağım!” diyebilmesi… Bu dizginlenmiş ve alçakgönüllü özgüven beni, romanı ilk okuduğum anda kendine hayran bıraktı.

Yazarlardansa Kemal Tahir, Tolkien, Ursula K. Le Guin, Tanpınar, İhsan Oktay Anar, Ayn Rand, George Orwell, Aldous Huxley, Mehmet Murat Bey, -her ne kadar roman yazarı olarak kabul edilmese de Yerli Sherlock Holmes’ümüz Amanvermez Avni’nin yaratcısı olan- Ebüssüreyya Sami ve daha birçoğu.

Beni etkileyen yazarlardan Ayn Rand da tıpkı yarattığı karakterler gibi dünyaya karşı duran bir özgüvene sahip. “Eğer birileri romanımı beğenmediyse ya gerizekalıdır ya da romanı anlamamıştır.” diyebilmek bu tür bir özgüven istiyor. Bu tavır doğrudur veya yanlıştır demiyorum. Ancak bunu, günümüzde çok sık gördüğümüz ona buna “atar” yapan altı boş meydan okumalar savuran temeli entelektüel birikim veya zihinsel çabaya dayanmayan medyatik özgüvenle karıştırmamak gerek.

Mehmet Murat Bey’in de böyle bir hikâyesi var. Yazdığı gazetede çeşitli roman eleştirileri yapıyor. Daha Türk romanının doğum yılları. Yazar da, okur da, eleştirmen de acemi. Hepsi yolunu bulmaya, bir yol yordam belirlemeye çalışıyor. Bu süreç içinde çeşitli yazarlar “Senin bir romanın bile yok. Hangi yüzle romanları eleştirmeye kalkıyorsun. Sıkıysa sen eleştirdiklerinden daha iyisini yaz.” tarzında bazı karşı-eleştirilerde bulunuyor.

Mehmet Murat Bey de bir bayram tatilinde oturup “Turfanda mı Yoksa Turfa mı?” adlı romanı yazıyor. Bununla da kalmıyor, romanı niye yazdığını romanın ön sözüne ekleyerek kendini eleştirenlere “hodri meydan” diyor. Kitabını okurun beğenisine sunarken, onu “eleştirmekle eleştirenlere” de meydan okuyor. Söylenir ki bu kitap, daha sonra Köy Enstitüleri’nin kuruluşuna ve temel ilkelerine ilham vermiş.

Sanırım gerçekten değerli bir şeyler ortaya koyabilmek için azim ve kararlılığın yanıda böyle bir “inat” ve özgüven de gerekiyor.

Romanlar arasında da Mülksüzler, 1984, Yeni Cesur Dünya, Yüzüklerin Efendisi serisi ve Silmarillion, Kemal Tahir’in neredeyse bütün romanları bir yönüyle beni etkileyen romanlar arasında ilk aklıma gelenler.


Öldüren Roman, fikir olarak aklınıza ne zaman ve nasıl düştü? Yazma sürecini anlatır mısınız?

Fikrin aklıma düşmesi Newton’un elma hikâyesi ya da Archimedes'in “eureka” hikâyesi gibi bir anda oldu diyemem. Aşama aşama gelen bir ilhamdı.

İlk kıvılcımı şu düşünceydi sanırım: Roman yazmaya veya yazar olmaya saplantılı şekilde kafayı takmış biri roman editörleri ölümle tehdit ederek romanını yayımlatmaya çalışsa ne olurdu?

O ilk kıvılcım parladığı anda bunun “aptalca” bir fikir olduğuna karar verdim. Biri böyle bir şeyi başarsa bile ne elde edecekti? Kitabı yayımlansa bile hapse düşecekti. Tehdidini gerçekleştirse hem kitabı basılmayacak hem de üstüne yine hapse girecekti. Hem de kalan ömrü boyunca birini öldürmüş olmanın vicdani yükünü taşıyacaktı.

Ardından şöyle düşündüm: Ya bu kişinin bunu yapmaktaki tek motivasyonu kitabının basılması olmasa? Bu durumda hapse girme riski bu kişi için önemsiz hâle gelirdi. O kişi bu riski göze alabilirdi. Elbette yine de hapse düşmek istemezdi, ama risk o kişi için daha göze alınabilir olurdu. Bu öyle bir motivasyon olmalıydı ki o kişi bütün risklerle birlikte bu vicdani yükü bile taşımayı göze alabilsin.

Devamında da; böyle bir şey olsa nasıl olurdu, bir insan gerçekten kitabını basmayan editörleri öldürmek üzere eyleme geçse nasıl bir yol izlerdi, hangi zorluklarla karşılaşırdı gibi konular üzerinde kafa yormaya başladım.

Böyle bir insanın hayatı nasıl olurdu? Ne gibi toplumsal ve psikolojik dönüşümlerle, zorluklarla yüzleşirdi. Bunlarla nasıl başa çıkardı? Böyle bir şey bu kişinin ailesiyle, arkadaşlarıyla, yakınlarıyla olan ilişkilerini nasıl etkilerdi? Böyle bir yola girdikten sonra o kişinin hayatı nasıl olurdu?

Sonra varsayımlarımda yaşayan bu kişinin bu olası sorunları nasıl aşması gerekirdi, diye kafa yormaya başladım. Yalnızca cinayet işlemesinin değil kendinin bu yeni kişiye dönüşme hikâyesinin ve bu sorunları ele alış şeklinin de hikâyede geniş yer tutmasına karar verdim.

Böylece roman, aşama aşama biçimlenmeye başladı. Yazarken sürekli kendi karşıma bir sorun atıp ardından da bunu çözmeye çalıştım. Bazı noktalarda yazmayı bırakıp kendi karşıma çıkarttığım bir soruna çözüm bulmak için günlerce düşünmem gerekti.

Tabii süreç ilerlerken bu kişinin akıbetinin ne olacağı konusu gündeme geldi. O süreç de oldukça doğal ve organik bir şekilde ilerledi diyebilirim. Romanı yazmaya başladığımda, romanın kahramanı için planladığım akıbet oldukça farklıydı. Ancak yazmaya devam ettikçe benim de, zihnimin de yarattığım kahramanla olan etkileşimi, ilişkisi evrildi, değişti. Böylece süreç ilerledikçe kahramanın akıbetinin ne olacağı da kendiliğinden ortaya çıktı.

Onları sürekli olarak zihnimde işlemek durumunda olduğum için olsa gerek, birer kurgu karakter gibi değil, anılarımdan kişiler gibi algılamaya başladım onları. Bazı sahneleri yazarken gözlerim yaşardı. Bazılarını yazarken bunaldım, öfkelendim. Yazdıkça bu algı da ilgimi çekti ve romana bunu da dâhil etmeye karar verdim.

Bir de Toygar’ın yazdığı roman konusu vardı tabii. Toygar’ın yazdığı roman ne olmalıydı? Bundan hiç bahsetmemeli miydim? Sonra bu sorunun yanıtı da zihnimde bir kıvılcım şeklinde parladı. Tüm bu yanıtları bulunca roman da organik ve doğal biçimde kendiliğinden şekillendi.


Öldüren Roman, seri katile dönüşen sıradan bir insanın hikâyesini anlatıyor. Her insanın cinayet işleme potansiyeli olduğuna inanıyor musunuz?

Evet. Gerekli şartlar ortaya çıktığında veya kişi şartlar tarafından yeterince zorlandığında herkesin cinayet işleme potansiyeli olduğunu düşünüyorum.

Herkesin böyle bir durumda aynı şekilde etkileneceğini ya da böyle bir eyleme geçme fikrine aynı zorluk veya kolaylıkla başvurabileceklerini düşünmüyorum, ancak yine de herkeste bu potansiyelin olduğunu düşünüyorum.


Romanın baş karakteri Toygar Umut Can, sanırım sizden de izler taşıyor. Üç isimli olması, “Gereksiz bilgi yoktur,” fikrine inanması ve tabii Öldüren Roman’ı yazması... Toygar’la kendiniz arasında nasıl yakınlıklar, benzerlikler var? Bize Toygar karakterini, kendinizle de karşılaştırarak anlatır mısınız?

İnşallah kaderlerimiz benzemesin.

Aslında romandaki bütün karakterler benden izler taşıyor. Hepsi zihnimde doğdu sonuçta. Bazıları kişiliğimin daha baskın tarafları, bazıları daha silik ve sinik tarafları. Bazıları olduğum, bazıları olmak istediğim, bazıları da asla olmak istemediğim karakterler.

Toygar’la aramızdaki herhalde en önemli kıyaslama romanlarımız reddedilince verdiğimiz tepkiler olsa gerek. Bir de dolandırıcı saadet zincirleri tarafından sahte iş görüşmelerine çağrıldığımda ben isyan edip kavga etmek yerine, bedava çay kahve içip poğaça börek yemeye devam etmiştim. Nasılsa ikna olmayacağımdan emin olduğum için hele bir de uzun süredir işsiz olduğum dönemde kahvaltıyla öğle yemeklerini bedavaya getirmek oldukça mantıklı görünmüştü.

Bunu saymazsak; Toygar’ın sorunlara yaklaşımı. Olayları ele alış biçimi ve evet, “Gereksiz bilgi yoktur.” fikrine inanması benden izler taşıyor.

Toygar’ın da kamp yapmayı sevmesi, doğada rahat ve kendinden emin hareket etmesi, oradan döndüğünde hissettiği fiziksel yorgunluğun zihnine dinçlik olarak yansıması… Bunlar da benim kişiliğimden yansımalar.

İşten çıkarılması, iş ararken yaşadığı olaylar, süreçler. Bunlar da deneyimlerimden izler taşıyor. Stand up komedyenlerimiz bu konuyu oldukça güzel ve doğru noktaları yakalayarak ele alıyorlar; çünkü gerçekten o kadar bol mizah malzemesi olan bir alan.

Hâl tavır olarak da Toygar’la birbirimize yakınız. Onun da yaşamı ve motivasyonu inişli çıkışlı. Bazen kendini çok bırakıyor. Bazen de aşırı disiplinli ve kesin bir şekilde hedefine ilerliyor. Ben de biraz böyleyim. Hatta bazen insanın kendini bırakması gerektiğini düşünüyorum. Öyle her işe aşırı disiplinle sarılmamak gerektiğini de… İnsan o zihin gücünü ve çabayı ziyan etmemeli. Bazı işler daha gevşek ve sakince yapılabilir, ancak bazı işler doğru yapılmak için takıntılı bir disiplin ve odaklanma ister. Bu yönlerden de Toygar’la benzeştiğimizi düşünüyorum.

Üç isimli olmasıysa aslında daha ilginç bir konu. Yıllar önce Mel Gibson’ın Komplo Teorisi (Conspiracy Theory) adlı filmini izlemiştim. Orada, onun canlandırdığı, komplo teorilerine kafayı takmış olan Jerry Fletcher söylüyordu bunu: “Seri katiller her zaman iki isimlidir, ama suikastçiler hep üç isimli olur.” diyordu. Filmi 97 ya da 98 yılında izledim. yani 13 14 yaşlarındaydım. Ama her nedense bu replik o kadar dikkatimi çekti ki 20 küsür yıldır aklımdan çıkmadı. Böyle bir ayrıntıyı da romana işlemenin hoş olacağını düşündüm.


Öldüren Roman’da Toygar’ın cinayetlerini işlemek için kullandığı silahlar, romanın ilginç noktalarından. Doğaçlama silahlar kullanıyor. Doğaçlama silah ne demektir?

Doğaçlama silah; aslında silah olmayan ya da silah olmak üzere tasarlanmamış ancak insan mahareti, yaratıcılığı ya da belki de vahşeti ve yıkıcılığı sayesinde silah hâline getirilmiş nesnelere denir. Ev yapımı patlayıcılardan tutun da basit bir kalem veya ip bile doğaçlama silah olabilir. Bu bağlamda baktığınızda bir taş parçası bile doğaçlama silah olabilir.


Doğaçlama silahlarla cinayet işleyen bir seri katil yaratma fikri nasıl çıktı?

Biz büyürken bilgiye ulaşmak bugünkü kadar kolay değildi. Televizyonda MacGyver diye bir dizi vardı. Bu dizide, ateşli silahlardan nefret eden bir ajan atıldığı her görevi ve karşılaştığı her zorluğu hiçbir şekilde silah kullanmadan, tamamen zekâsının kıvraklığı, yaratıcılığı ve maddelerle ilgili bilgisi sayesinde aşıyordu. Bilgiye ulaşmanın görece çok daha zor olduğu bir dönemde tek bir kişinin bu kadar şeyi bilmesine inanamazdık.

Abim de ben de bu dizinin hiçbir bölümünü kaçırmak istemezdik. Bittiği zaman üzülürdük. Reklamlar sırasında bile televizyondan gözümüzü ayırmazdık.

Sonra da MacGyvercılık oynardık. Abim ellerimi ayaklarımı bağlayıp ağzımı bantlayıp başıma da çuval gibi bere geçirip beni annemin çalışma odasına kilitlerdi. Ardından kapıyı kilitleyip önünde bekler ve zaman tutardı. Ben de tüm bu engelleri aşıp kapıyı açmaya çalışırdım. Bu oyunda kural, odadan hiçbir şeyi çıkartmaması ve anahtarı kapının üzerinde bırakmasıydı. Odadaki her türlü nesneyi kaçış için kullanmak serbestti.

Oyunu oynamadığımız zamanlarda bu çalışma odasında oturur, bir sonraki oyunda neyi ne için kullanabileceğimi düşünürdüm. Bazen de işimi kolaylaştırmak için odaya çeşitli eşyalar saklardım. Abim de kaçmamı nasıl önleyeceğini düşünürdü ve aslında çalışma odasına ait olmayan bu eşyaları yakalamaya çalışırdı.

Anlayacağınız bu karakter çocukluğum hatta belki kişiliğim üzerinde derin etkilere sahiptir.

Roman fikri aklımda canlandıktan sonra acaba MacGyer gibi bir karakter pek öyle iyi olmayan şeyler yapsa ne olurdu, diye düşündüm. Fikir ilginç geldi. Okuyucuya da öyle geleceğini umdum ve karakterin cinayetleri bu şekilde işlemesine karar verdim.


Bu bir kovalamaca öyküsü ve Toygar’ı da Mete isminde bir polis komiseri kovalıyor. Biz aslında olan biteni bir Mete’nin bir de Toygar’ın gözünden görüyoruz. Üstelik sonraları öğreniyoruz ki Mete de cinayete teşebbüs etmiş bir zaman. Bu iki karakter, birbirlerinin zıt kopyaları mı? Yani, pekâlâ Mete Toygar’ın, Toygar da Mete’nin yerinde olabilir miydi?

Şartlar… Önceki sorunuzda bahsettiğim gibi şartlar bizi biz yapıyor. İnsanlar olarak, kaderimize karar verdiğimizi varsaymayı seviyoruz. Çalışırsan, çabalarsan kazanırsın; tembellik edersen sorumluluktan kaçarsan hayatta bir yere gelemezsin. Bir şey çalarsan yakalanırsın. İyi bir insan olursan insanlar da sana karşı iyi olur.

Bu tip ön kabulleri çok seviyoruz, ama bazen öyle olmuyor. Çalanlar yakalanmayabiliyor. Kaçanlar kovalanmayabiliyor. Hayata çok iyi bir insan olarak başlayan biri çok kötü bir insana dönüşebiliyor veya bunun tam tersi de olabiliyor. Hatta iş bilmezler, tembeller, sürekli sorumluluktan kaçanlar çok iyi yerlere gelebiliyor.

Kaderci bir insan değilim, ancak bir denge olduğunu düşünüyorum. Yola çıkarken bir hedef seçebilirsiniz ama yolda başınıza gelecekleri siz seçemezsiniz. Sadece başınıza gelenler karşısında ne yapabileceğinizi ve hedefe ilerlemeye devam edip etmeyeceğinizi seçebilirsiniz.

Yani tespitiniz doğru. Mete ve Toygar birbirlerinin ters yansımaları. Her şeyleriyle. Çocuklukları birbirine ters başlıyor. Birbirleriyle karşılaştıkları anda birbirlerine zıt bir noktada bulunuyorlar. Hayatları birbirine zıt biçimde başlıyor ve yine zıt bir noktaya varıyor.

Hatta adları bile birbirine ters. Mete sert, hükmedici, iddialı bir isim. Toygarsa aslında bir kuş cinsi. Serçe benzeri, narin, ufak, ötücü bir kuş. Adın tınısıysa daha sızıcı ve akışkan. Mete gibi patlayıcı ve vurgulu değil.

Çok güzel sesli ve ötüşü çok güzel bir kuştur bu arada. Kamptayken dağda, ormanda uyuduğunuzda bu kuşun sesiyle uyanmak insana keyif verir, moralini yükseltir.

Özetle; pekâlâ Toygar Mete’nin Mete de Toygar’ın yerinde olabilirdi. Romandaki bağlamlardan (konsept) biri de bu aslında. Bizi biçimlendiren şartlar ve onlar karşısında yaptıklarımız.


Öldüren Roman, okuru merak unsurundan ziyade yüksek temposuyla hikayenin içinde tutan bir çalışma. Sürekli tempoyu yüksek tutmaya çalışmak sizin için zorlayıcı oldu mu?

Evet. İlk cinayetten itibaren okur katilin kim olduğunu biliyor. “Aa! Katil uşakmış!” benzeri bir sürpriz unsuru yok. Okuyucuyu şaşırtsın, hayrete düşürsün istediğim noktalar Toygar’ın karşılaştığı sorunlar, belirlediği hedefler ve bunları aşma, bunlara ulaşma biçimi.

Yazarken kendi önüme oldukça zorlu sorunlar atıp bunlara çözüm bulmaya çalıştıkça böyle bir tempo ortaya çıktı. Doğal bir süreçti yani. Hatta bazı noktalarda tempoyu özellikle yavaşlatmam, akışı biraz “sakinleştirmem” gerekti.

Öykünün kendi doğasından ileri gelen bir akış olduğu için benim içim çok zorlayıcı olmadı açıkçası.


Roman, ucu biraz açık bir sonla bitiyor aslında. Öldüren Roman’ın devamını yazmayı düşünüyor musunuz?

İngilizcede “sequel bait” denen bir olgu var. Hollywood filmlerinde çok sık yapılır. Tam film bitmek üzereyken izleyiciye devam filminin yapılacağını hissettiren veya algılatan bir sahne görünür, öyle bir gelişme olur. Romanı mevcut şekliyle bitirirken benim amacım böyle bir şey yapmak değildi. Romanı yazmaya devam ettikçe tüm diğer karakterlerle birlikte Toygar da daha tam, daha etten gibi bir karaktere dönüşmeye başladı. Bildiğim, tanıdığım biri gibi. Bu da romanın sonunun nasıl olacağına etki etti, ister istemez. Ama okuyucu isterse benim de yaşam şartlarım elverirse tabii ki devamını yazmayı isterim.


Sırada nasıl çalışmalarınız var?

Öldüren Roman’ın ardından “Zoraki Evrim” adlı, post-apocalyptic survival türünde bir roman bitirdim. Çeşitli yayınevleri inceledi, fakat pek ilgi göstermediler. Türk Edebiyatında böyle bir çalışma olduğunu zannetmiyorum. En azından benim araştırdığım kadarıyla yok. Basılsaydı çok güzel bir gelişme olurdu, ama şimdilik kısmet değilmiş diyelim.

Ardından başka bir polisiye roman daha yazmaya başladım. Fakat sonra onu bitirmeden geri dönerek Zoraki Evrim’i İngilizceye çevirmeye başladım. Çeviriyi tamamlayınca diğer polisiyeyi bitirmek istiyorum. Ancak şartlar buna elverecek mi vermeyecek mi bunu zaman gösterecek.

Öldüren Roman

Baytan Uğur Yem

Mylos Kitap, 2020