Ara
  • METE KARAGÖL

Otogarda



İçime bir sıkıntı gelip yerleşti. Bir ayağı kırık sandalyemden kalkıp dışarıya çıktım. Bir sigara yaktım. Hava iyiden iyiye soğuyor. Yazıhanenin karşısındaki ağacın yaprakları sararmış. Bir türlü aklım basmaz bu ağacın cinsine. Oysa babam bir ağacın daha fidandan cinsini bilir. Toprakta büyümüş de ondan. Benim toprakla, sebzeyle, bitkiyle pek bir işim yok. Bundan bilemem elbette. Bir insanın içinde bir konuya merak olması gereklidir. Merak yoksa arkasını arama!

Bir, iki, üç fırt. İzmariti buruşturup fiske atar gibi fırlattım karşıdaki eski çöp kutusunun içine. İçeriye girip tekrar oturdum kırık sandalyenin üstüne.

Saat öğleyi geçmiş. Tek tük gelen yolcular dışında koca bir günü oturarak geçirdim.

Tanyeri böyledir. Sadece Vilayet’e gidişler olur. Onun dışında hiçbir yere gidemezsin. Geçenlerde bir İstanbullu yazar gelmiş. Burayı nereden duyduysa, merak edip atlamış Vilayet’ten bir otobüse. Bir hafta SDP’nin iki odalı misafirhanesinde kalmış. Bugün eve bakıyormuş. Demesi oymuş ki, “Burası tam rahatça romanlarımı öykülerimi yazabileceğim bir yer.” Oturup yazarmış da, kimse ne bir yazdığını okurmuş ne de hakkında bir şey bilirmiş. Esrarengiz bir adam diyor Üveys. Üveys benim çocukluktan bir arkadaşımdır. Babası SDP’nin Tanyeri ilçe başkanıdır. İçkici, ayyaş biriymiş. Babam der. İtten adam olur, ondan adam olmaz. Bu arkadaşım için de geçerlidir elbette. İtlik, serserilik yapmadığı bir gün yoktur. Yoktur ya, geçen gün sahilde oturmuş konuşurken böyle demişti. Bu yazar kimdir, necidir bilmiyoruz. Esrarengiz bir adam. Biri hapis kaçağı, biri asker kaçağı, biri mafya kaçağı diyor. Ama kimse adama kimsin demiyor. Yazarmış. Üç tane kitap adı sayıyor. Araştırıp bakıyorum, böyle kitaplar var. Adamın adı da tutuyor. Ama ne belli ki o kitapları o yazdı. Bizi kerizlemediği ne malum. Üveys’in dediği aklıma yatmıştı. Belki de bizi kandırıyordu. Ama hakkında konuşulanları düşünmeden edemiyorum. Asker kaçağı, hapis kaçağı, mafya kaçağı… Yani buraya kaçak olmadan gelinemiyor mu? İlla bir yerlerden, bir şeyden, birinden kaçmak mı gerekiyor?

Bu zamana kadar sınavlarım dışında Vilayet’e bile doğru düzgün adım atmadım. İstanbul, Ankara, İzmir falan bilmem. Televizyonda, Instagram’da falan görürüz. Birini deniz ikiye bölmüş, biri denizin yanına yerleşmiş, bu haliyle kışın sobanın yanına kıvrılan küçük bir çocuğu andırıyor, ötekiyse denizsiz bir yer. Orada Anıtkabir, meclis. Orada her şey. Burada ise deniz var, sahil var, plaj var, ağaçlar var, evler var. Ama Tanyeri, Tanyeri olmuş ki, bir İzmir olamamış. Bence yazık ki yazık. Burada oturup düşünmesi lazım siyasetçilerimizin, parti başkanlarımızın, memurlarımızın. Ve de hepimizin. Neden bir İzmir olamayalım ki? İzmir olmakta ne var? Denizse aha burada da deniz var, plajsa aha burada da… E, ne eksik? İnsan mı? O her yerde eksik. Düşünürüm, düşünürüm bulamam. Eksik olan nedir acaba?

“Baba,” dedim geçtiğimiz günlerin en sıkıcı sıcak gününde. “Burası niye gelişmemiş ki?”

Topraktan elleri kapkara olmuş babam, “Toprağı değersizdir. Altı kayalık. Gelişemez,” dedi.

“İstanbul’da da deprem olmuyor mu?”

“Oluyor, oluyor ya, orası İstanbul. İstanbul dünyanın başşehri. Hem ne demiş peygamber efendimiz? İstanbul’u alan komutan ne büyük komutan… Ya!”

Aklıma yattı bu. Peygamber demişse doğrudur.

İstanbul’u geçtim de ya İzmir? Ona ne oluyordu ki Tanyeri’nden büyük oluyordu. Hadi günahını almayalım, o İzmir, peki Vilayet? Neden il merkezi burası olmuyordu sanki?

Cevap alamadığımdan şaştım kaldım. Şu yazar bilir miydi ki?

Üveys de bilmez.

Bilgisayar önümde açık duruyor. İzlemediğim film kalmadı. Artık sıkılıyorum. Bir senedir Öz Tanyeri firmasının biletlerini satıyorum. Üniversite sınavında adamakıllı bir bölüm kazanamadım, açıktan bir bölüm yazdım, sınavlarına girmedim. Demem o ki, askere de alırlar beni yakında. İçim daralıyor, sıkılıyorum. Kalıbıma sığmayıp taşacağımdan korkuyorum. Ya bir duyan olursa? Burada dedikodu hızla yayılır. İnsanın adı kötü olmayacak. Kötü olursa bir daha kurtulamaz.

“Pardon.”

Kafamı kaldırdım. Dalıp gitmişim bilgisayarın ekranına.

“Buyurun.”

“Buradan İstanbul’a nasıl gidebilirim?”

“Buradan zor valla abla,” dedim.

Sarışın, makyajlı, annem yaşlarında bir kadındı.

“…”

Bir şey demedi ama verdiği nefesin tonundan, yüzünün ekşimesinden için için sövdüğünü anladım.

“Sen yabancısın herhalde.”

“Evet. Eşimle geldim. Tek dönmek zorundayım. Yardımcı olamaz mısınız?”

“Heye,” demişim. Burada böyle denir. “Şey, evet, olalım. Yani olayım. Şimdi şöyle: Buradan Vilayet’e ben bilet keseyim, Vilayet’ten daha kolay bulursun.”

“Ya, gerçekten çok iyi olur. Peki arayıp yer ayıramaz mısınız?”

“Yok valla. Ona karışamıyoruz. Ama buradan Vilayet’e bir saatte gidersin. İstersen internetten ayırt yerini.”

“Neyse, oraya gideyim de oradan bakarım çaresine. Sizin buradan direkt olsaydı…”

“İyi olurdu,” deyip güldüm. “Ben de kaçıp gitmek istiyorum bazen. Ama gidemem. Hem bizim otobüsler küçüktür, yola dayanamaz.”

“Neyse. Bana bir kişilik yer verir misiniz? Önden olsun.”

“Olur abla. İsim neydi?”

“Ilgaz Yağan.”

Bilet fişinden bir tane koparıp kadının adını, koltuk numarasını yazıp kaşeyi bastım. Kırk yıllık otogar kâtibi gibi bakmadan kadına doğru uzattım. Bunlar numaradır. Kadın bileti aldı, elli lira bıraktı. Otuz beş lira para üstünü verdim.

“Saat başı kalkacak abla. İstersen burada otur, istersen kapının önündeki sıraya. Sen bilirsin.”

“Tamam, biraz esiyor. Sakıncası yoksa burada oturayım.”

Yazıhanenin içindeki bekleme salonu diyebileceğimiz üç kişilik koltuğu oturması için gösterdim. Küçük valizini yanına alıp oturdu. Ayıptır söylemesi, çaktırmadan biraz inceledim. Makyajlı yüzü, sarı saçları… Güzel kadındı Allah için. Hani başlarda annem yaşlarında demiştim de, daha genç duruyordu.

Daha fazla bakmayayım diye dışarıya çıktım. Bir sigara daha yaktım. Ağaca baktım yine.

“Ne bakıyon lan ağaca dövecekmiş gibi,” dedi Üveys.

“Üveys, bu ne ağacı?”

“Ne ağacı olacak oğlum bilmiyor musun?”

“Biliyorum da, seni yoklayayım dedim.”

“Ya bırak tıraşı! Bu akşam sahildeyiz. Yunus ağbi iki tane balık verecek.” Gülüyordu. “Sözü aldık valla. Gelir misin?”

Düşünmeden, “Olur,” dedim. Sıkılmıştım.

“Tamam, geç kalma.”

“Olur.”

Hızlı adımlarla yoluna devam etti. Arkasından baktım. Enayi, ağacın cinsini söyleseydi ne iyi olurdu. Bir, iki, üç fırt.

İçeri girdim. Kırık sandalyeye oturdum. YouTube’dan bir dizi videosu açıp izlemeye koyuldum. Ara sıra sarı saçlı, makyajlı kadına baktım. Hiç buralı değildi. Bir şeyler düşündüğü apaçık belliydi. Gözleri valizinin üzerinde.

Kafasını kaldırdı, göz göze geldik. Rezil oldum, derken gülümsedi, “Bir bardak su rica edebilir miyim varsa,” dedi.

“Olur bayan,” demişim. “Şey… Hanımefendi.”

Bir bardak su verdim.

İçti.

Teşekkür etti.

Tek bir yazıhaneden oluşan Tanyeri Otogarı’nın tek bir gözden oluşan yazıhanesinde saat başında yazıhanenin önüne yanaşıp yolcu alacak olan otobüsü bekledik. Daha yirmi dakikadan biraz fazla vardı.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Muz Cemaati