Ara
  • NUR MELİSA AKKAYA

Pierre Loti Vizyonları


Bir pazar akşamüstü gökyüzü alabildiğine açıklıkta salınıyor, durmaksızın maviden sarıya dönüyordu. Tepelerinden eksilmeyen hayali bir buğu düğümü alçaldıkça mora, kehribara çözülüyor, kendinden geriye ve belki gök çizgisinin kesildiği incelikten denize doğru kızıl inci taneleri serpiyordu. Serinlik göğsünde oyalandı. Kimliği belirsiz bir kadının.

Bir karaltı, bir iki betimlemenin gölgesinde yürümeye yeltenen, iğretisini adımında sendeletmeyen biri.

Bir kadın. Yumağın sonunda sonsuza yürüyen bir kıyım iplik parçası.

Ekose astarlı koyu bir yağmurlukla, fularının bir ton açığı kalın yünlü şapkasıyla, çilli yanağına yaklaştıkça koyulan gül kurusu rengi dudak boyasıyla bütünlenen bir inceliği vardı. Özlem’in. Kısa kestiği saçları vardı.

Özlem sinemanın önünde, bekliyordu. Geniş camlı iş merkezlerinden uzakta, tek katlı bir dükkânın üç küçük odasından birine girmek üzere tek başınaydı. Etrafına bakındı. Görünen mevsimin kaldırımlara düşen izlerini bulmak için etrafına baktı; mevsim de ona baktı. Kaldırımın dibinde, ayaz yiyip de eğilmiş gonca öbeğinin sağında, iki ayak üstünde bekleyen bir istasyon köprüsünü andırıyordu. Bir zamanlar, sözgelimi Pierre Loti’de -hamlayıp, iç kirişlerinde paslanıp geçmiş giymiş, doğrulduğunda bu zamana ait durmayan, yontu gibi donakalmış bir bina- tarihi Fransız operasıyken bir zamanlar, önce tiyatro salonuna, sonra gittikçe seyrelen salon sayısıyla sapa bir sinemaya çevrilen bu bina, ara sıra açılan kapılarından usulca sıyrılan kızıl ışık huzmelerine geçit vermiyordu. Tekliğini, özelliğini, göz yaşartıcı görkemini gözler önüne sermeyecek kadar sabırlıydı o. Ve içeriden bakılacak olursa sundurmanın altında duran siyah paltolu kadına, boşlukta sallanan, yoklukta parıldayan bir karaltı diyeceklerdir. Kime? Özlem’e. Çünkü gözleri tek bir noktaya kilitlenmiş. Saçlarında kıpraşan ışıkların, kirpiklerinin ucunda tortulanmış rimelin yumuşattığı bakışlarının, yükseldikçe gizemli ve acılı bir metne dönüşmekte olduğunun farkına varamamasına neden olacak kadar ketum bir çivi ondaki. Bu gece. Her gece. Yünlü kuşağının topuklarının dibinde kaldırıma süründüğünün, gecenin büyüyüp gelişmekte olan iskeletinin farkında değil Özlem. Yakasında karışmış kumral saçları göğsünün hareketiyle değil de, sözgelimi geceyle birlikte soluk alıp vermekte. Böylesine bir gözetilmek Özlem’deki. Saydamlıkta yadsınmaz omuzlarında, çukur kanatlarına girip çıkan güz fırtınasını hissetmekte bir tek. Bir yol kenarında naylon ve sarı bir çingene çadırı, bir fukara duası koparmış gözleri; nedense gittiği her yerde, kendinin yanı sıra taşır gibi onları. Yükseltisi, bir o kadar derinlikten serpiliyor Özlem’in. Yine de otobüsler dopdolu, çoğu kere durmadan, giderlerdeki bulanık su birikintilerini kaldırıma sıçratarak yanından geçip gidiyorlardı. Kimseyi beklememesine karşın Özlem, orada öylece dikilmemeye, dışarıya karşı bir şey beklemez halde görünmeye karar verdi. Bir tek kendisinin duyabildiği şu pes müzikte ilerlemeye, gelişigüzel kapıları açıp aniden kapatmaya, yıkık kilisenin duvarsız salonunda bir dilek mumu yakıp öylece izlenmeye dışarıdan, yabancı bir arabanın arka koltuğunda camları sonuna dek sıyırmaya karar verdi. İçeri girip altyazılı bir film izlemeye. Artık. Verdiği kararları bir kez olsun uygulamamaya karar verdi. Bu sırada düşünebilirdi: Nereye gidecekti?

Sema’lar az sonra akşam yemeğine otururlar, yemekten sonra apartmandaki komşularına çay içmeye giderlerdi. Annesinin arkadaşı olmasa doğrusu, Sema’yla tek kelime laf edemezdi, düşünmek lazımdı bunu. Zaten Sema’ya gitmek yakışık almazdı. Yastık altlarında gizli gözlerde, ayrı ayrı biriktirilen içeri kötülüklerini bir iç-gölgesi gibi yaşatan, sürdüren kadınlar, bu kötülükleri büyütmemek üzere beslediklerini belli etmemek, bu kötülükleri ürkütmemek için ciddi konulardan konuşmazlar, sadece havadan suda, ne pişirip kaç kilo alındığından dem vururlardı. Özlem, kalın tabanlı rugan çizmelerinin altında bir çakıl taşının ufalandığını duydu. Bir otobüs daha dolu ve durmadan geçmekteydi. Alnında kızarık tahriş izleri bırakacağını bilerek başındaki yün berenin altından tenine erişti, kurcaladı, kaşıdı, kanırttı.

Ceylin iyidir şüphesiz. İş çıkışı kaçak göçek satın aldığı eski dönem festival filminin naylonunu yırtmakla meşguldür. Sarp ise işten çıkmak üzeredir.

Çocuğa yazık oldu, diye düşünüyor Özlem. Yanağında bayat bir öpücüğün yapışkan, ıslak kalıntısını duyuyor. Ceylin’den öncesini biliyor. Ondan ve ondan öncekilerden kalan tortuları duyuyor. Ama şimdi, Sarp işten eve gelmeden, Ceylin yemekten sonra hazırlayacağı kahveyi çıkarıyor dolaptan. Özlem ise burada, Pierre Loti’de yürüyen imgeleri, bayat vizyonları topluyor. Üstünü nakış işlemeli bezlerle örttüğü kristal sürahiye su koymaya kalkıyor Ceylin. Çocukları çok küçük, bir tek pazar günleri bırakabiliyorlar Sarp’ın annesine. Olmaz.

Bir başka evde iki karaltı, balkon kapısının kapalı olup olmadığından emin olmak üzere kalkıyorlar. Kimlikleri belirsiz, kimselerin uğramadığı bir kıyı kasabasında rüzgârdan devrilmiş iki iskemle nezaketinde benzemekte yüreklerinin şekli. Anahtarı yamalı paltolarda ağırlaşıp gevşeyen evlerde, tozu alınmamış kitap raflarının, günler var değiştirilmemiş yorgan takımının, açık unutulmuş koku şişelerinin, duvarda çoktandır küflenmiş pörsük resimlerin farkında değildir kimse. Pencereye dayalı iskemlenin üstünde şöyle bir mektup durmaktadır. Tarihlerden yıllar öncesidir. O zaman.


10 Haziran


Sevgili Özlem,

Neden hiç yazmadın. Aslında şaşkınlığım yazmanı beklediğimden değil, içten içe bir şekilde, senden bir daha haber almak istemediğime inandırdığımdan kendimi. Her şeyi konuşmuştuk bir keresinde. O günden bu yana, konuşacak hiçbir şey kalmadığından mı? Yazacak bir cümle benim okumam için, bitti mi senin oralarda?


Mektuptan sonra, zaman durduğundan çok daha sonra, Ceylin ve Sarp sessiz kalmak uğruna soluklarını tutup izlemişlerdir filmi. Sarp kanepede bir yünlü battaniye altında, Ceylin iki kişilik yatağın yalnızlığında, elini boşluğun altında ısıtarak uykuya dalmıştır. Alışılmış bir tekdüzelikte gece alacakaranlığa doğru dökülmeye başlamıştır. Sabah, çıt çıkmıyorken dışarıda, ilk serinlikte, kimseler yokken sokaklarda, deniz soluğunu tutup izlemiştir onları. Yalnızlığı paylaşan iki bölük insanı. Konuşmadan önce sevgilerini yutkunuyorlardır. İlk başlarda altını ve üstünü fazla taramadıkları sözcükleri, birbirlerine ve kendilerine duydukları kalımsız hüzünleri dudaklarının dışına ağdırıp birbirine bağlayarak bırakıyorlardır evin içine. Koltuk aralarına, kopuk düğme boşluklarına, bir deniz sarsıntısına. İkisi çünkü, koskocaman ama tek bir denizi paylaşan bir kadın ve bir erkek sessizliğinin garip benzerliğini duyuyorlar aralarında. Gündelik hayata karışan bir garip hışırtıdır ikisindeki. Sarp ve Ceylin değil. Özlem’in bildiği kıyıcı bir ilişki. O.


…en çok sana güvenmiştim. Rahattım, güvendeydim. Öyle ki, güvendiğim bir tek sendin. Şimdileri dönüp baktığımda o günlere, iki yarım çocukluktan ayrı, bir düş müydü diye soruyorum kendime. Her şey. Bir düş müydük biz Özlem? En içimi görebilenlerden ayrı, sadece sana gösterdiğim bir şeyler vardı. İçimde hala hissediyordum onu, birkaç yıl öncesine kadar kıpraşıp büyüyordu sanki. Ama bitti. Akmıyor artık, duruyor. Seni gerçekten tanıdım mı, yoksa aklımın bir ürünü müydün sen… bir daha görsem… belki, acaba?


Özlem bir sigara yaktı, saatine baktı: filmin başlamasına on beş dakika vardı. Kolunun altına sıkıştırdığı bez çantadan dünün gazetesini çıkardı. Kavruk suratlı bir ergen çocuk, sarı saçlarını tepede sımsıkı bağlamış bir kız ile kapıdan içeri girdi. Sinemanın girişine bir odun kokusu derinlerden kavuşturduğu bukağısını bağlanmıştı. Gece öyleydi ki, ensiz koridorları çaprazlamasına kesen kırmızı duvarlı sinema salonlarını güze boyayıp dışarıda, Özlem’in de dikildiği geniş taşlıkta boy vermiş kalın yapraklı bitiklerle koyu laciverte yürüyordu. Yine de günü her keresinde karanlığa bıraktığından, bütün sokak lambalarının teker teker aydınlanıp güne ait izlerin silindiğinden emin olan koca gövdeli bir zorba gibi, şehrin iki köşesinde bükülüyor, bir daha kapanmamacasına açılan aydınlıklar bırakıyordu: Yıldızlar. Döşemeye vuran bir günışığına uyanmışçasına kamaştı gözleri. Kirpikleri berenin kalın kumaşına erişti Özlem’in. Sokak bomboştu şimdi. Dışarıdan bir yabancı göz bile sızmıyordu. Yabani ormanı, üryan halinde yapayalnızdı. Gideceği kapı, çalacağı zil, aşındıracağı toprak parçası kalmamıştı. Göz hizasında, sarı ışıkta aydınlanan bir balkonda bir çocuk duvarda top sektirmekteydi. Gece lacivertten siyaha dönüyordu. Karaya kesmiş yapraklarıyla, gözlerine dökülen ışıl yamalı yıldızlarıyla bir ressamın tuvaline, bir şairin defterine akmaktaydı. Aşksız kalanlardan, aşksız bırakılanlardan, içeridekilerden, durduk yere ölenlerden, ölümünü sessiz sürdürenlerden bahseden bir geceydi bu. Zamansızlık, mekânsızlık, aşksızlıktı bu. Özlem’in bir sigara boyu dikildiği bu dar sinema bahçesinden, az sonra gösterilmeye duracak filmden, ayrılığından bahsetmeyen, suskuyu gecede asılı bırakan bir günün bitimiydi bu.

“Dalmışsınız.”

Bir kadın sesi. Tok, bir bakımdan peslemiş. Aniden başlayıp, ortasında kesilen bir şarkının ahengini taşıyor söylediği sesli harflerde. Sesin ışığını duyuyordu Özlem.

“Filmin başlamasını bekliyordum. Teşekkürler.”

Kadın, Özlem’i beklemeden bir parçasını yırtıp attı elinde tuttuğu biletin. Yırttığı parçayı cebine attı. Daima, tekdüzelikte işleyen bir saat dişlisi gibi alışmıştı elleri. Yırtmaya, ayırmaya, atmaya. Bir yaylı çalgı, akordu düpdüzgün ayarlanmış bir piyano sesi, ayaz-yemiş bir okul bahçesi imgeleri geçti gözünün önünden. Özlem’i yoran bu yersiz imgelerdi. Bir daha, ışığın sesini duydu. Bileti aldı, bir kez daha teşekkür etti. Kadın yanından geçip gitti.


…geçmişe dönüp duruyorum. Atladığım pek çok şey var, biliyorum. Seni üzmekten çok korktuğumu hatırlıyorum. Bir suçluluk… eğer sana her şeyi anlatmadıysam, seni kaybetmekten korktuğum içindir Özlem. Bana anlattığın arkadaşlıklarını, -artık- gözümün önüne bir türlü getiremediğim evini, gece konuşmalarını… eğer bir şekilde dürüst olamadıysam sana, lafı ağzımda geveleyip saçmaladıysam… senin üzülme ihtimalin bile beni milyon parçaya ayırıp atıyordu. Kapının önüne bıraksalardı beni, hiç okunmamaya mühürlü bir mektup parçası olurdum. Sorgusuz sualsiz. Belki de ben sadece, böylesine yalnız olmaya alışık değilim… bilmiyorum.


Özlem’in saçlarından belli şimdi. Rüzgâr var. Oyuk yakalı ipek giysisinin kıvrımlarından, dalgalanışından belli. Rüzgâr şiddetini arttırıyor ve Özlem etrafına bir kere daha bakmadan içeri giriyor. Pierre Loti’de gün erguvana dönerken yaşanan bir sahne, bir konuşma, yaşamın soluğu kesilmeden (gün batmadan) söylenen birkaç kelime havada kol geziyor. Bu öyle ki, Özlem’in seslileriyle sessizlerini, ilk harfiyle son harfini; sadece ve sadece, böylesine büyük aşkların gün batımında yaşanabileceğine inandırıyor.


…bakarsın, bu sisler bir gün biter. Hatta sen…


Genç ömrünün var gücüyle oturduğu ahşap masaya abandığından sağ omzundaki vatka geriye kaymış. Atkısı saçlarını birbirine dolamış. Sarı muşamba deriden[1] bir iskemlenin kolçağına asıyor çantasını. Parmaklarını düğümlerin içine daldırıyor Özlem. Derliyor. Ama bu vatkanın kayıklığı; bir elin, bir parmağın düzeltemeyeceği bir pürüz, yanlışlık, fotoğrafa yansıyıp donakalan bir sevimsiz ayrıntı artık. Az önce sinemanın kapısı açılmış, bir kadın eski döneme ait ipekli giysisiyle Özlem’in göremediği küt topuklu (çıkardığı tok sesten anladığı) ayakkabısıyla kapıdan çıkıp gitmişti ve tam da o sırada içeriden sızan kırık karaltı çiğ bir ışık lekesi düşürmüştü Özlem’in yanağına. Alnına düşen bukleyi koyultmuştu. Film bitmişti, belki bitmek üzereydi. Çantasını düzeltti, gazeteyi bir daha kolunun altına sıkıştırdı. Çenesinin altında duran sol eli, kıvrılıp düğümlenmiş bir eski eşarp görünümündeydi. Bu yüzden başını aslında var olmayan bir tutmağa, sökük bir koltuk kolçağına mı dayadığı, yoksa bedeninin somutluğunu kendine kanıtlamaya çalışırken yararlandığı bir davranış mıydı, anlaşılmıyordu. Bir esinti canlılığı yerleşmişti yalnız gözlerine. Yine, etrafı inceliyordu boyuna. Düşünmek için bir süre duruyordu. Pencereleri tutan kalın kırmızı perdeleri yokluyordu. Bakarak seçiyordu. Bak, diyordu, geldin, buradasın işte. Biliyordu Özlem. Ki gülümsüyordu. Gözlerinde bir sonbahar doluluğu var. Güneşte kurumaya bırakmayan, hiç terk etmeyen, kapı sesi duyurmayan bir mevsimin, ruhunu yağmura yumuşakça gömen, gömdüğü yerde filizlendiren bir sonbaharın esintisini duymuş olmalı.


… özür dilerim, yine yazıyorum işte sana. Kapının önündeki erguvan öylesine güzel boy vermiş ki… evden çıkmadan yazıyorum sana… erguvan boyuma varmadan… sana sığınıyorum. ‘Söz’lerimi kapadığımda bir yolunu bulup akıyorsun işte. Nasılsa yine noktayı koyamadan tökezleyeceğiz, bir daha duymasan sesimi, belki de daha iyi… acaba?.. Cevap verme. Lütfen, yazma bana.


Hiç değilse bir kez olsun, bir yerde belki okumuş olmalıydı Özlem.

Bir erkeğe, belki kırıcı, belki kıyıcı bir erkeğe kapılıp nerelere sürüklenmişti? Belki de boyuna kendi isteğiyle, kendi komutunun bilinciyle nerelere gelmiş bir kadının ikiye bölünmüş gülümsemesiydi bu, yüzündeki. Özlem’deki. Yağmurda çekilmiş yumuşak, saydam sırlı bir ayna gibi oracıkta, tek başına. Filmin başlamasını beklerken, sinemada. Hüzünlü, al, esrik, saydam, dirençli. Ve, tek başına. Bir tarafı yarım kalmışlıkta susuyor orada. Sustuğu yerde yankılanıyor. Özlem, varlığını unuttuğu bir şeyleri arıyor orada. Eski bir toprak parçasını, kahve kokusunu, ağırlıkla akan jenerikleri. Kimi?

Onu uzaktan tanımsamaya çalışan bir kişinin, falcı bir yazarın iliklerinde hissettiği duyumsamasının belki, ancak ve ancak yüz çizgilerini okuyarak kesinliğe vardırabileceği bir biçimde kalkıyor oturduğu yerden. Sonunda beklenen lacivert karanlık bastırıyor dışarıda. Sağanak onu takip ediyor. Özlem kendinden bütünüyle emin hâlde gazeteyi masanın üstünde bırakıyor. Havanın güneşli olmasını diliyor, kilisede bir beyaz mum yanıyor. Sözleri orada bırakıyor. Mecburiyeti. Köşeyi dönünce aradığı körebe elleri. Boğuntularını. Masanın üstünde bırakıyor. Özlem, geçmişi masanın üstünde bırakıyor. Dışarı bakıyor:

Mezarlığın mermer kenarlarında uzayıp giden servileri, yaprak dökümünü, suya serpilen yeşillikleri görebiliyor olduğu yerden. Yine de, içeri girmemekte diretiyor.

Özlem yağmurluğunun kollarını sıvadı. Kapının tokmağına erişecek kadar yakına yürüdü. Yürüdü. Başını kaldırıp karanlığı ağlatan göğe baktı. Her yağmurda bir katmanını daha kaybeden; bütün sesleri, fısıltıları, gelişleri, gidişleri… Çağıran sesini, susuşlarını kaybeden bu şehri örten göğe baktı. Eski bir masal yazarının incelikle aktardığı gül rengi dudaklarını gördü. Gökten camlara yansıyan beyaz bedenini gördü. Utangaçlıkla bütün bedenine serpilen ayva tüylerini, ince ince boyadığı kara kaşlarını, soluk rengini gördü. O da, onlar da dışarıdan görebiliyorlardı. Usullukta seyrelen ense tüylerini ve ansızın arsızlıkta fışkıran yaban sarmaşıklarını; oburluğunu ve tutukluğunu, can attığı yalnızlığıyla karanlıktaki yalnızlığını, ürkek sözleriyle kanatan sözlerini, yalazını ve kışını, ürküntüyle kapattığı pencerelerde ölüme yürüyen buz sarnıçlarını ve yaz sıcağında avcundan akan suları, kör inişleriyle kızıl çıkışlarını; orada, hiçbir şey beklemezliğiyle, vazgeçmeyişini; bir orman kulübesinde unuttuklarıyla eski bir opera binasında anımsadıklarını; koltuğunda düşündüğüyle, masasında düşleyip soyduğu yazılarını görebiliyordu. Olanca ürküntüyle çekinip bakamadığı çıplaklığını ve beyazlıkta sergilediği, kağıttaki çıplaklığını görebiliyordu. Zamansızlığını ve titizlikle sıraya derlediği saatlerini; zihninde kısırlaştırdığı özlemiyle, rahminde yeşertip filizlendirdiği kendini görebiliyordu. Ölümü ve doğumu. Hepsini. Görüyordu. Gözlerinde bir daha, bir daha, sonsuz daha kararan ve aydınlanan tarihleri görebiliyordu. Mezarlıkta yalnızken, bir servinin gölgesi altında sergilenen saydam tabutun başında bekleyeni görebiliyordu.


…şu köşeyi döneceğim ve unutacağım. Ne olursa olsun… Ama zavallı bir adamım ben. Şu köşeyi bir kez daha dönecek olsam, yine de seni görmeyi dilerdim. Aslında… bir kez daha gün erguvan olsa, hiç kararmadan…


Bir daha odun kokuyordu. Görünmez bir duman, var olan görünmezliğiyle dağıldı, kapının boşluk payından sızdı ve dışarıda kayboldu.


Şimdi anlıyorum. Yazmaya karşı duyduğun istikrarı neden kaybetmediğini, durmaksızın bir şeyler söylediğini, sorduğunu, anlamadığında pes etmediğini… Ve şimdi, yazdıkça anlıyorum… belki de ilk defa seni, olanca yokluğunda seni, bütünlüğünle görüyorum. Yokluğun… Ben böylesine âşık olmaya alışık değildim.

…elveda

Özlem.


S.

Bir aşk, yıpranma payını hiç yaşanmamışlıkta izlemeye durdu. Özlem sinema kapısından içeri girdi. Kızıl perde açılırken sonbahar geliyordu, izliyordu. Görüyordu.



[1] Nazım Hikmet’in “Piyer Loti” isimli şiirine anımsatma yapılmaktadır. “(…) Hatta sen sen Pier Loti! Sarı muşamba derilerimizden birbirimize geçen tifüsün biti senden daha yakındır bize…”

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Çırak