Ara
  • NİLGÜN ÇELİK

Sine Ergün: Unutmak anımsamak denli elzem


Sine Ergün, üç öykü kitabından sonra hacim olarak küçük, içerik olarak öykü kitaplarına denk, kapalı, ağır bir roman yazdı. “Kopuk” Kitap, Can Yayınları etiketiyle 2021 yılının Kasım ayında okurla buluştu.

Sine Ergün 2010 yılında Burası Tekin Değil, 2012 yılında Bazen Hayat, 2016 yılında Baştankara adlı öykü kitaplarını yayınladı. Tüm kitaplarının merkezine insanı koydu. Eylemi merkeze aldı, duyguları okura bıraktı. İnsanın bilinçaltında yerleşmiş yetmezlikleriyle ruhsal bunalımlarını anlatmayı seçti. “Kopuk” sanki bu düzlemde öykülerin devamı gibi. Odakta yine insan var.

Yalın bir dili var Sine Ergün’ün. Anlatma telaşı olmadan, betimlemelerden, tasvirlerden uzak. Farklı olmaya çabalamadan farklı olanlardan.

Ergün’ün kıymetli bulduğum ödüllerinden de bahsetmem gerekirse: 2012 yılında Bazen Hayat adlı kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı, 2017 yılında ise Avrupa Yazarlar Konseyi ve Yayıncılar Federasyonu tarafından organize edilen Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü’nü aldı.

Sine Ergün’e sorularımı son romanı “Kopuk” üzerinden soruyorum:


- Kitabınızın girişinde Ali Püsküllüoğlu’nun hazırladığı Türkçe Sözlükten “unutmak” kelimesinin anlamını alıntılamışsınız. Ardından bilinçle tercih edildiğini düşündüğüm roman kahramanınızın bir fotoğraf sanatçısı olduğunu okuyoruz. Romanın ana merkezinde yine insan var ve asıl meselesi, hatırlamak, unutmamak. Aslında alt satırda hatırlama konusunda bir direnç var. Burada ben bireysellikten çıkıp daha toplumsal düşündüğümü söylemek isterim. Toplumu da oluşturan bireylerdir elbette ama toplumun bu hastalığına dikkat mi çekmek istediniz? Bu konuda ne dersiniz?

Unutuşun toplumsal ve bireysel boyutu üstünde düşündüğüm bir konu olageldi. Özellikle bir konuya dikkat çekmeye çabalamadım ama dediğim gibi benim dikkatimin toplumsal ve bireysel unutuşun üstünde olması böyle bir etki yaratmış olabilir. Kitabı yazma sürecini bir eyleme benzetmem gerekse, aramak, derdim. Yanıtlarını merak ettiğim soruları arayış sürecim. Yanıtları bulduğumu söyleyemem ama arayış kitabın kendisi hâlini aldı.


- Bir söyleşinizde “Öyküyü ve öykülerimi bir şeye benzetmem gerekse muhtemelen fotoğraf olurdu. Fotoğrafçının bakış açısından belki, ama neyse onu yansıtan.” Dediğinizi okudum. Kopuk’ta da kahramanınız bir fotoğraf sanatçısı. Üstelik cinsiyetsiz. Öyküleriniz bir fotoğrafsa, cinsiyetsiz bir kahramanı yazmak zor olmadı mı?

Zor oldu. Fark etmeden cinsiyeti ne denli öne çıkardığımızı da böylece fark etmiş oldum. Ama cinsiyetsiz yazmak benim için önemliydi. Cinsiyet betimlemelerinin kurmaca kişilerime bir katkısı olmayacağını, dahası onlardan götüreceğini düşündüm.


- Ben kitabı okurken not alarak altını çizerek okurum. Sizin kitabınızda yaşadığım bir ilk var. Altını çizmeden not almadan bir yoğunluk yaşadım ve bunu isimlendiremiyorum. Siz felsefeyle iç içe olan bir yazar olarak bunu nasıl isimlendirirsiniz?

Tam olarak amaçladığım bir biçem bu. Karşılık bulmasını duymak güzel. Felsefeyle iç içe derken de gerçekten felsefeyle iç içe bir okuru düşünerek kendim için aynı betimlemeyi yapmaktan kaçınırım.


- “Ey okur, kendini sorgula,” demeden sorgulatan bir enerjisi var kitabın. Aslında Kopuk’u okuyup bitirdiğimde şunu düşündüm: Yazar bana ne yaptı? Evet kitap büyük laflar etmiyor, evet olağanüstülükler yok, bir mekân var ama tasviri yok, okur mekânı kendi başına çiziyor. Bir mesaj vermek niyetiyle yazılmadı ama felsefeye, insana ve topluma eğilmiş bir kitap. Çok kıymetli çalışmaların sonucunda ortaya çıktığı muhakkak. Şu durumda Kopuk bireyin unutması kopup uzaklaşması, yalnız kalmasıyla da bağlantılı diyebilir miyiz? Sizin için bireyin unutması ne demektir?

Unutmak her ne kadar rastlantısal bir davranış gibi görünse de kitabı yazma uğraşı verirken okuduğum kitaplar bana bunun pek de öyle olmadığını söyledi. Unutmak anımsamak denli elzem ve matematiğini tam olarak bilmesek de seçici bir eylem. Bir yandan da tam anlamıyla gerçekleşmesi olanaksız. Bir fotoğraf yalınlığında değilse de her yaşayıştan bize sinen bir şeyler var.


- Yine romanınızda yapısı okurun hayal gücüne bırakılan ama nesnel ve kuvvetle altı çizilen “duvar” var. Gerçekte sınır belirleyen bir duvar. Yine ister bireysel ister toplumsal olarak düşünelim duvar benim için sınırıdır. Sınır ise kendini tanıma, farkındalık. Siz eserinizde duvarla “sınırı” işaret ettiyseniz, bireyin farkındalığı sizce neyi ifade eder?

Farkındalık tanımlanması zor bir sözcük. TDK farkında olma durumu olarak vermiş tanımını. Püsküllüoğlu ise farkında olmayı, gözünden kaçmamak, anlamak, sezmek olarak açıklamış. Neyi anladığımız ve neyi sezdiğimiz ise sonsuzluk diye betimlediğimiz kavramdan çok uzakta, oldukça sınırlı. Bu sınırlı alanda sezdiklerimizi niçin sezdiğimiz, berikini öteye ittiğimiz ise başka bir sınır. Çok uzattım. İmkânsızlığını bilerek tam bir özgürlük durumunu varsaysak bile, birey, böylece toplum özelinde tam bir farkındalıktan söz edemeyiz. Kişinin kendi sınırlılığından söz ediyorum. Sezgilerinin olanla, özle eş orantılı olmayışından. Öte yandan bu sınırlı varlık başkaları adına karar verip kendi eliyle duvar ördüğünde bu defa başka bir tartışmaya giriyoruz. Duvarla örülen sınırlar kimi kimden koruyor? Kimin korunmaya gereksinimi var ve olası saldırgan, zanlı olarak kimi tanımlıyoruz?

- Dil ve üsluptan da bahsedelim isterim. Roman ağır ve kapalı bir konu içerirken dil sade ve ritimli. Okura bırakılan durağan yerler de var tek kelimeyle tek cümle anlatımlar da. Burada Faruk Duman’da da gördüğüm üsluba benzettiğimi söylemek isterim. Sizce bu anlatım biçimi roman sanatına ne katıyor?

Böylesi bir anlatım biçiminin romana ne kattığı sanırım eleştirmenleri yanıt verebileceği bir soru. Faruk Duman benim edebiyat ailemde önemli bir ad. Onun biçemiyle beraber anılmak beni mutlu eder.


- Üç öyküden sonra romana geçtiniz. Romanda devam mı edeceksiniz öyküye dönüş var mı?

Henüz bilmiyorum. Öyküyü özledim. Uzun zamandır yazmaya uğraştığım bir senaryo var. Belki ona öncelik veririm.


- Cevaplarınız için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.


Kopuk

Sine Ergün

Can Yayınları

80 sayfa, 2021