Ara
  • HÜSEYİN KILIÇ

Slavgard


Bacak bacak üstüne attı, çay bardağını kendine çekti ve bir yudum alarak kaldığı yerden anlatmaya devam etti.

“Şimdi safari yapmayı köyde eşek kovalamakla aynı kefeye koymamalı beyler. Bir kere bunun için yanınızda mutlaka siyah derili bir rehberiniz olacak, beyaz rehber yok mu? Var, var olmasına ama aslanla karşılaştığında o da bilir beyaz rehberin muhacir olduğunu. Tek lokmada yutar Alimallah.”

Kahvedeki herkes ağzı açık onu dinliyordu. O sırada babası kalktı, göz ucuyla ona baktı, anlaştılar. Babası çıkarken dışarda uğuldayan rüzgarın önce sesi sonra kendi girdi kahvenin içine. Kahvedekiler huzursuz oldular, peşinden olacağı biliyorlardı. Kimisi çoktan, rahat dinleyebilmek için ters çevirdiği sandalyesini tekrar masasına doğrultmuştu bile. “Neyse,” dedi “Yarın devam ederim. Bana müsaade, daha eve gitmedim.”

——

Üç yıldır memleketine gitmemişti. Telefonda konuşurdu annesiyle babasıyla ama aradığında da genelde işlerin yoğunluğundan dem vurur, konu bulmakta zorlanırdı. Annesi üstelerse işiyle ilgili ilginç bir şeyler anlatır, kendine dair pek bir şey söylemezdi. Bazen iki üç hafta aramadığı da olurdu ama seyahate gitmek zorunda olduğunu söyler, özür diler, sonra tekrar işlerin -hele yurtdışında- daha yoğun olduğundan dem vurur, tekrar özür diler, selam edip telefonu kapatırdı. Nihayet üç yılın sonunda geleceğini söylediğinde annesi yine önce inanmadı, “Hep öyle deyip sonra bizi üzüyorsun” dedi. Sonra pişman olup “Tek, sağlığın iyi olsun da gelirsin nasılsa burdayız.” dedi. Arkadan babasının homurtuyla “…mezarımı…” dediğini duydu. Öbür dedikleri anlaşılmamıştı ama o babasının odadan çıkarken “Gelsin de mezarımı kazsın, bir daha gelene kadar ölmüş oluruz, bari son görevini erkenden yapsın.” diye söylendiğini biliyordu. “Vallahi geleceğim anne.” dedi “Babam da orada herhalde ona da söyle.” diye ekledi. “Burda değil çıktı.” dedi annesi, babasının dediklerini duymamış olması için dua ederek. Aslında hepsi her şeyin farkındaydı. Babası onun istediği hayatı verememişti. O babasının istediği çocuk olamamıştı. Vermemişti değil verememişti; olmamıştı değil olamamıştı. İkisi de bunun farkındaydı. Hayat onları böyle uzaktan uzağa annesinin kurduğu denge üzere yaşadıkları bir yere getirmişti ve ikisi de en azından buna şükrediyordu.

Üç dört yılda bir gelir, öğlene doğru kasabaya varır, doğruca kahveye giderdi. Babasının orda olacağını bilirdi. Girer girmez gözlerinin içi güler doğruca babasının elini öper, babasının da gözleri bir an ışıldar sonra hiç şaşırmamış gibi “Hoşgeldin evlat, otur hele.” derdi. Hemen bir sandalye çeker, oturana kadar ıhlamuru da gelmiş olurdu. Babası gözlerini üstüne diker “Anlat bakalım, ne yaptın görmeyeli?” der sonra da gidene kadar bir daha göz göze gelmezlerdi. Sonra başlardı üç yılda annesine yarım yamalak anlattığı hikayelerden birini anlatmaya. Güzel de anlatırdı. Annesi komşu kadınlara, onlar çocuklarına, çocuklar da babalarına anlatırdı bu hikayeleri ve herkes özlemle ufka bakıp detaylarını merak ederdi bu hikayelerin. İşte bu üç dört yıllık ziyaretlerde de bazılarının detaylarını böylece öğrenirlerdi.

——

Eve vardığında bulgur pilavı, tavuk, ayran, soğan ve yufka ekmeğinden oluşan menü hep hazır olurdu. Kasabada da artık şehirdeki her şey olsa da o başka bir şey istemez, annesi de bunu bilirdi. O ilk ıhlamuru içip hikaye anlatmaya başlamadan kahvecinin çırağı çoktan haber verip dönmüş olur, annesi de akşama kadar hazırlamış olurdu bey sofrasını. Yemekten sonra annesi çayı hemen hazır eder, bir hikaye de annesine anlatır, babası da ilgilenmez gibi yapar ama hepsini dinler ve ezberine alırdı.

“Gemiye gittim. Ağustos’ta gittiğimde deniz ne güzeldi masmaviydi ben de sandım ki gemi de öyle güzel olacak. Kandırdı beni Okan namussuzu. Öyle üç-dört ay denizde kalınca bir de sonbahar da geldiğinden hep mavi kalmadı tabi deniz. Mavi başlar yolculuk ama sonra gittikçe koyulaşır. Koyulaşır, koyulaşır, sonra bir bakmışsın simsiyah olmuş, tepende yağmur bulutları… Cenk meydanı olur gökyüzü, şimşekler öyle bir çakar ki zannedersin Alparslan Malazgirt’te önüne gelen düşmanın kellesini kılıçla biçiyor, Fatih İstanbul’un surlarını dövüyor. Gemicilerin ruh hali işte böyle değişir yol boyunca. Ama Mayıs’ta çıkarsan yola Ulubatlı bayrağı dikmiş, Diyojen el pençe divan beklermiş gibi bir dirlik, dirilik gelirmiş gemiye...”

——

Üç gün üç gece ıhlamur içip, bulgur yeyip, çay içip maceralarını anlattıktan sonra tekrar büyük şehre döndü. Sabah beşte uyandı. Kahvaltısı hazırdı. Peynir, zeytin ve memleketten getirdiği yufkayla birlikte iki bardak çay içti. Her zaman tertemiz olan pantolonunu ceketini giydikten sonra altıdaki ilk otobüse bindi. Yediye çeyrek kala iş yerindeydi. Önce tüm odalardaki masaları sildi sonra çayı demledi.

Her zamanki gibi Zeliha Hanım’la Mehmet Bey ilk gelenlerdi. İki bardak çay koyup Zeliha Hanım’ın odasına götürdü. “Günaydınlar efendim.” deyip içeri girdiğinde Mehmet Bey akşam izlediği belgeseli anlatıyordu. “…Ta, oraya kilise yapmışlar. Svalbard diye bir yere. Kutup ayılarının sayısı insan sayısından daha çokmuş. Altı ay karanlıkta yaşıyorlarmış ama anladığım kadarıyla turizmden iyi kazanıyorlar yoksa dayanılmaz ona.” Çaylarını alınca ikisi birden “Oh dumanı üstünde, ellerine sağlık” dediler. Odadan çıkarken Mehmet Bey devam ediyordu “Valla Zeliha Hanım siz o safariyi yapmadan önce ben kutuplara gidecekmişim gibi geliyor…”

Akşama kadar en kibar bir şekilde görevini yaptıktan sonra eve döndü. Elindeki iki Çokoprensi iki çocuğuna verirken küçük oğlu “Baba sen en uzak nereye gittin?” dedi. “Bugün öğretmenimiz sordu, içimizden en uzağa Metehan gitmiş. Taaa Kars’a kadar gitmiş.” Oğlunun gözlerinin içine baktı ve ikisinin de gözlerinin içi güldü.

“Gelin bakalım” dedi kendini üçlü kanepeye bırakırken. Çocuklar da hemen karşısındaki ikili kanepeye iliştiler. Başladı anlatmaya.

“Siz hiç Slavgard’ı duydunuz mu? Taaa kuzey kutbunun orda… İnsanların üç misli kutup ayısı, on misli penguen yaşar orda. Artık gitmesi kolay ama eskiden tam bir ay sürerdi oraya varması...”

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Muz Cemaati