Ara
  • DAMLA YAZICI

Elçin Poyrazlar: “Suç edebiyatı toplumun fotoğrafını çeken yazılı bir kanıt”

Röportaj: Damla Yazıcı



Daha önce “Gazetecinin Ölümü”, “Kara Muska”, “Mantolu Kadın” romanlarınızla toplumsal sorunlara temas eden, bu sorunları önceleyen bir yazın felsefesine sahip olduğunuzu hissettirmiştiniz. “Ecel Çiçekleri” adlı son romanınız da, son dönemde ülkemizin yakıcı sorunlarından biri olan kadın sorunu üzerine eğiliyor. Post modern sanat anlayışının hakimiyet alanını güçlendirdiği bu dönemde sanat bir süredir toplumsal olanla arasına mesafe koymuş, biçimciliğin ağırlıkta olduğu, ne söylediğinin değil nasıl söylendiğinin önemli olduğu bir yöne kaymıştı. Sizse bunun tam tersi bir yolda, oldukça anlaşılır bir dil kullanarak, imgelere boğulmadan, toplumsal olanın izinden gidiyorsunuz. Bu tercihinizin sebebi nedir?

Bu güzel soru için teşekkür ederim. Yerli edebiyatta bir süredir beni rahatsız eden bir meseleye değinmişsiniz. Metinlerde üslubun tahta oturtulduğu, öykünün geri planda bırakıldığı bir dönemdeyiz. Şıkır şıkır bir dil, iri iri sözler, sloganvari cümleler, vicdan ve duyarlılığa hitap etmek için beylik şablonların kullanılması beni irkiltiyor. Yazarın sürekli kendini ve yeteneğini gösterme çabasından öyküye giremediğim çok oluyor.

Biçim de en az öykü kadar önemli elbette. Dile hakim olmak, onu iyi kullanmak, işlemek, geliştirmek ve yeni bir ses getirmek edebiyat işçiliğinin ana meselesi. Ama ben bir okur olarak romandan, dili kadar sıkı bir öykü de bekliyorum. O öykü beni alıp götürsün, içinde taşısın, beni kahretsin ya da mutlu etsin ama bunu şov yapmadan başarsın istiyorum.

Bir okur olarak ihtiyaçlarım bir yazar olarak tercihlerimi de etkiliyor sanırım. Ben güncelin polisiyesini yazıyorum, toplumsal ve siyasal olandan kaçmam pek mümkün değil. Suç bir toplumun uygarlık düzeyini gösteren en iyi araçlardan biri. Suç edebiyatı da o toplumun fotoğrafını çeken yazılı bir kanıt.

Güne değen iyi bir polisiye kurguyu, okura süsten ve ahlakçılıktan uzak, doğrudan sunmak ve aradan çekilmek isterim. Bunun için daha yalın ve ekonomik yazmayı ve öyküyü güçlendirmeyi tercih ediyorum.


Türkiye ve dünyada yaşanan eşitsizlik, yoksulluk, şiddet, adalet arayışı gibi pek çok sorunun ortasında debelenen sıradan insanın yaşadıkları suça meyilli bir toplum oluşumuna zemin hazırlıyor. Her akşam haberlerde öyle olaylar izliyoruz ki bir polisiye kurgusunda dahi olamayacak kadar kriminal. Bir polisiye yazarı olarak böylesine bir çağa tanıklık etmek sizde nasıl hisler uyandırıyor?

En önce şunu fark ediyorum; gerçek kurgunun çok ötesinde ve kat kat daha vahşi. Diyelim romanınız için bir katil yaratacaksınız, onun cinayet işleme nedenlerini kurmanız ve bunların mantıklı olması gerekiyor. Yoksa kurgu kendi içindeki inandırıcılığını kaybedeceğini seziyorsunuz. Okurun ‘yok canım bu kadar da olmaz’ demesini engellemeniz lazım. Ama haberlere bir bakıyorsunuz, sizin kurgunuzda inşa etmeye çalıştığınız cinai yapı gerçek hayattaki kaos ortamından çok daha sakin, şefkatli, hatta makul.

İşlenen cinayetler, nedenleri, o cinayeti işleme yöntemleri hepsi inanılmaz bir vahşet ve akıl almazlık içinde gerçekleşiyor. Örneğin bir babanın Tanrı’ya kurban vermek için oğlunu yatırıp boğazını kestiğini okuyorsunuz haberlerde. Kurduğum cinayetler ne kadar acımasız görünse de bir yazar olarak bu haberdeki gibi bir cinayeti yazmaya elim gitmeyebilir. En azından tereddüt ederim.

Bugünün Türkiyesi’nde görüyorum ki sayılar ve yöntemleri konusunda polisiye kurgunun yetişemeyeceği düzeyde bir vahşet, neredeyse barbarca cinayetler yaşanıyor. Biraz da o yüzden Ecel Çiçekleri için yarattığım üç kadın kahramanı bugünün Türkiyesi’ne yerleştirdim. Üç hayali kadının neler yapacaklarını merak ettiğim için.


“Ecel Çiçekleri” adlı romanınızda üç farklı kadın profili üzerinden ilerliyorsunuz. Komiser Suat, Burcu ve Ebru. Komiser Suat erkek egemen bir mesleki dünyanın içinde adaleti sağlama yolunda mücadele veren bir kadın. Ebru ve Burcu ise yaşadıkları büyük adaletsizliklerin intikamını alma yolunda mücadele eden ve dayanışan iki kadın. Madalyonun iki ayrı tarafında bulunan bu kadınların bir teğet noktaları var mı sizce?

En önemli teğet noktaları adaletin iki ayrı tarafında olsalar da kadın olarak verdikleri mücadele. Suat Komiser hayatında kadın olmayan, yalnız ve kafası karışık bir polis. Mesleğinde yükselmek için erkeklerden çok daha fazla çalışması ve kadınlığını biraz geri plana atması gerektiğini hissediyor. Erkek yoğun bir yapıda var olabilmek için ‘erkekleşebiliyor’ kimi zaman.

Peşinde olduğu kadınların dayanışması onu hem şaşırtıyor hem de adaleti sorgulamasına yol açıyor. Özellikle kitabın sonunda, cinayetlerin nedenini öğrendiğimiz bölümde Suat Komiser bir polis olarak hissetmemesi gereken duygulara kapılıyor.

Öte yanda Ebru ve Burcu erkeklerin zaaflarından yararlanan iki dolandırıcı. Ama çocukluğa dayanan dostlukları ve beraberlikleri sayesinde ayaktalar. Aslında tek başlarına olsalardı belki bu sisteme çoktan yenilmiş, hatta yok olmuş olurlardı. Ebru ve Burcu hayatta kalmak için yırtıcı olmak, avken avcıya dönüşmek gerektiğini düşünüyorlar. Bu yüzden de bir intikam projesine girişiyorlar. Giderek kurban ve suçlu arasındaki o ince çizgi de bulanıklaşıyor.



Raskolnikov’un baltası tefeci Alyona İvanovna’nın başına indiğinden beri suç ve ceza kavramları edebiyatın tartıştığı temel mevzulardan biri olmuştur. Romanda Ebru ve Burcu’nun “intikam” ile adaleti sağlama arayışları da bu kavramları sorgulamaya itiyor bizi. İntikam temelde büyük bir açmazı da doğuruyor. Herkesin kendi adaletini sağlamaya çalıştığı bir dünya tekrar adaletsiz bir dünyaya evrilmeye mahkum. Suç, ceza, vicdan, modern hukuk gibi kavramlar ışığında adaletin tesisine edebiyatın katkısı sizce ne olabilir?

Katılıyorum. Suçun cezasız bırakılması, adalet eksikliği daha büyük suçları doğurur. Ayrıca katı cezalar da yeterli değildir. O cezaların toplumun vicdanını rahatlatması ve gelecek suçlar için caydırıcı olması gerekir.

Edebiyatın günümüz adalet sistemi, cezasızlık kültürü, hak ihlalleri konusunda hızlı ve somut bir katkısı yok. Edebiyatın böyle bir misyonu da yok. Olmamalı.

Her ne kadar edebiyat bugünün okuru için yazılmış gibi görünse de gerçekte geleceğin okurunu hayal eder.

Bugün biz hala 1866’da yayımlanan Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sından ya da Shakespeare’in 1600’de yazdığı Hamlet’ten uzun uzun konuşabiliyoruz. Edebiyat şaheserleri evrensel olduğu için mekan ve zaman farkı gözetmeksizin okurunu bulur. Gerçek edebiyat tam da bu demek. Zamanı yırtarak okurunu bulan metinler.

Edebiyatın hukuk sistemi üstünde bir etkisi yok dedim ama edebiyatın şöyle bir gücü de var.

Edebiyat, insanı, onun zaaflarını, yaşadığı toplumun ahlak yapısını, adaleti, suçu, vicdanı, duyguları ve iktidarların mutlak güçlerini anlatma yetisine sahip. Bunu belki bir kahramanın tek başına yolculuğunda, belki bir aşk öyküsünün arka planında, belki de bir cinayet romanında okuruz. Ve okuduğumuz şeyler bizi ve toplumu dönüştürür.

Ayrıca bu sadece edebiyatla değil, müzik, resim, tiyatro ve diğer sanat dallarıyla da yapılabilir. Sanat ve bilim toplumların olmak istedikleri yeri belirler. O hayali gerçekleştirmek bazen zaman alabilir. Ama sanatın dönüştürme gücü sabittir.


“Kadın” kelimesi salt bir cinsiyet tanımının çok ötesinde artık. Bu kelime bugün tek başına bizlere koca bir toplumun sosyolojisini çizdirebilecek kadar güçlü. Kadın sorununa eğilmiş bir yazar olarak sizin için bu kelime ne ifade ediyor?

Bana sıklıkla kadın olmamın romanlarıma etkisi soruluyor. Bu yüzden mi bu konuları seçiyorum, kadın kahramanlarım, dilim, öfkem vs… Sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde kadın-erkek eşitliği açısından büyük uçurumu görmemek ya da buna kulak tıkamak, sistematik kadın cinayetlerini ve bu suçların üstünün kapatılmasını ele almamak bana müthiş bir körlük gibi geliyor.

Ortada büyük bir adaletsizlik, hatta suç var. O suçun bir parçası olmamak için ses çıkarmak, kadınların varlığını ve yaşam haklarını reddeden kesimlerle mücadele etmek bir insan hakları meselesi.

Üstelik 21. yüzyıl kadınların çağı olacak. Bilimde, sanatta, politikada ve ekonomide kadınlar daha fazla yer buldukça dünya iyileşecek. Salgın bize bunu bizzat gösterdi.

Kadın yazar olma meselesine gelince; toplumsal cinsiyet eşitliği her anlamda sağlanana kadar ben inatla kendime ‘kadın yazar’ diyeceğim. Bu benim siyasi duruşum. Kadınım, kadınları ve onların hayatlarını yazacağım ve bunu bir kadın gibi yapacağım.

Bir misyon üstlendiğim için değil, sevdiğim şeyi yapmak istediğim için yapacağım.


Polisiye edebiyat için -Agatha Christie, Patricia Highsmith gibi güçlü kadın yazarların olduğunu bilsek de- erkek egemen bir tür diyebilir miyiz? Polisiye edebiyatın bu zamana kadar “kadın” kavramına bakışı nasıldı? Süreç içinde nasıl bir değişime uğradı ve sizce nereye doğru ilerliyor? Bu tarih perspektifi içinde sizin polisiye edebiyat içinde hedefledikleriniz neler?

Suç edebiyatında geleneksel olan nedir? Kadın karakterler çoğunlukla edilgen, pasif, kurban, mağdur, aciz, erkeklere sığınan, erkeğin kurtarınca kendini erkek hissettiği ya da femme fatale, erkeği baştan çıkaran, aldatan, manipülatif, başa bela, fettan, içten pazarlıklı ve kötücül değil mi?

Yani edebiyatın diğer türlerinde sıklıkla karşımıza çıktığı gibi erkeklerin bir uzantısı olarak tanımlanan karton karakterler. Bugün Türkiye’deki dizilere bakarsanız kadın karakterlerin bu şablondan çok farklı olmadığını göreceksiniz.

‘Polisiye edebiyat toplumun yansımasıdır’ derken bunu da kastediyorum. Toplumun kadına bakışını da görebiliyoruz. Bugün kadın cinayetlerinin kıskançlık, namus, intikam, sahip olma, iktidar kurma gibi nedenleri de bize bunu gayet iyi açıklıyor.

Ancak bu değişiyor. Dünya polisiye edebiyatında kadınlar erkeklere kıyasla çok daha fazla üretiyor ve daha nitelikli eserler ortaya çıkarıyorlar. Ve kadın yazarların kahramanlarının çoğu da kadın.

Ben de bir polisiye yazarı olarak kadın karakterleri hem daha ilginç, hem daha zeki buluyorum. Kadınlar meselelere çok daha derinlikli ve incelikli bakabiliyor. Entrika kurmak isteyen bir polisiye yazarı için nefis fırsatlar sunuyorlar. Ayrıca bugüne kadar ‘kurban’ olan kadın karakterler artık o kalıbı yıkıyor ve silahı eline alıyor. Suç işlemek ya da polisiye yazmak artık erkeklerin ve onların tekdüze kahramanlarının tekelinde değil.

Yerli polisiye edebiyatın kadınları da diğer edebiyat türlerinde olduğu gibi uyanışta. Ve ben bundan çok mutluyum.


Elçin Poyrazlar kimdir?

3 Şubat 1975 Bursa doğumlu. ODTÜ’de işletme okuduktan sonra Belçika'da, Katholieke Universiteit Leuven'de önce Avrupa Birliği, ardından uluslararası ilişkiler üzerine yüksek lisans yaptı. Brüksel Hür Üniversitesi'nde (ULB) ekonomi-politika doktorasını yaparken gazeteciliğe başladı.

Cumhuriyet, Dünya, Amerika'nın Sesi, TimeOut, Huffington Post, Vocativ, BBC gibi yerli ve yabancı medya kuruluşları için çalıştı. Bu süreçte İstanbul, Washington, Brüksel ve Londra’da yaşadı.

İlk polisiye romanı Gazetecinin Ölümü 2014, Kara Muska 2016, Mantolu Kadın Kasım 2018’de yayımlandı.

İngiltere’nin seçkin derneği Polisiye Yazarlar Birliği’ne (CWA) 2016 yılında kabul edildi. Poyrazlar, halen Cumhuriyet gazetesinde düzenli köşe yazıları yazıyor ve Madrid’de yaşıyor.


Ecel Çiçekleri

Elçin Poyrazlar

Doğan Kitap, 2021

Roman, 332 sayfa


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör