Ara
  • GÜLSEN Ç. SAÇIK

Terasta



Uyandığımda susamıştım. Başucuma akşamdan koyduğum bardak boştu. Su içmek üzere uyku mahmurluğuyla sendeleyerek koridordan mutfağa geçtim. Teras kapısı açıktı. Yatmadan önce kapattığımdan emindim. Gece uykumu bölen deli rüzgâr, ne zamandır temizlemeyi ertelediğim terasın tüm pisliğini, döküntüsünü büyük bir maharetle içeri taşımıştı.

Bitkilerin yaprakları, sigara izmaritleri, kuş pisliği, toprak, kıl-tüy, çer-çöp ne varsa hepsi mutfak zeminine doğal bir örtü şeklinde yayılmıştı. Bardaktaki suyu bir dikişte içerken aynı anda su ısıtıcısının düğmesine basıp terasa çıktım. Kapıdan bir adım atınca durmak zorunda kaldım. Oranın manzarası daha vahimdi. Ne olmuştu böyle evimin bu köşesinde? Karşılaştığım şu emrivaki sadece rüzgârın marifeti miydi?

Tam karşı duvarın dibindeki koskoca saksısıyla çam ağacı devrilmiş; iki karışken dikip binbir emekle yetiştirdiğim boyumu yeni aşan çam, saçılan toprağının üstünde yan yatmış sitem eder gibi bakıyordu. Geçen hafta aldığım limon ağacı ise saksısından kopmuş, iki meyvesinden biri teras kapısının önünde ayağımın yanına kadar yuvarlanmıştı. Ekşi yüz ifadesi yerini baştan beri beğenmediğini kanıtlıyordu sanki. Yine de yeşil-sarı rengiyle mis gibi kokusunu yaymaya devam ediyordu. Her zaman sağda kapının yanında duran şişman çalı süpürgesi uzun roka saksısının içinde ters dönmüştü. Sapı toprağa saplanmış, saçakları yukarıda duruyor ve birkaç serçe tarafından didikleniyordu. Bu durum rüzgârda eteği başına geçmiş utangaç bir kız çocuğunu andırıyordu. Sol yanda plastik leğendeki nane ve kekikler üstüne su tenekesinin devrilmesiyle nilüferler gibi suyun içinde salınıyordu. Terasın ortasında yer alan masa yamulmuş ne ki sardunyaları üzerinde taşımaya devam ediyordu. Sardunyalar kırmızı-pembe çiçekleri hafif esen yelle umarsız, kımıldanıyordu. Ahşap sandalyelerin üçü de sağa sola savrulmuştu. İki çift teras terliğimin ancak bir teki ortadaydı.

Beni karşıdan seyreden biri yüz kaslarımın saniyelik değiştiğini görebilirdi. Gece rüzgârla birlikte yağan yağmur durmuş fakat güneş daha yüzünü göstermemişti. Mutfaktan gelen sesle irkildim. Isıtıcıdaki su makinenin keyfine göre çalışarak küçük molalarla dinlenme törenini yerine getirdikten sonra nihayet kaynamıştı. Mükemmel terasımın baş döndürücü manzarası karşısında kahvemi içerek kendime gelebilirdim artık! Kocaman bir yudum alıp, Sakin olmalıyım” dedim. Bugünü zorunlu temizlik günü ilan etmek üzereydim ki dışarıda bir cayırtı koptu.

Kombi bacasının üzerine konan iki saksağan guğurtularıyla bir yerlerini yırtıyordu. Sesleri kulak tırmalayıcıydı. Yan apartmanın duvarına kadar uçup tekrar bacaya geri dönüyordu ikisi de. Gözleri komşu terasta bir noktaya kilitlenmiş haldeydi. Onların gün boyu süren gevezeliklerine alışkındım. Fakat bu defaki başkaydı. Onlar kâh terasın etrafını çevreleyen bir metrelik duvarın üzerine konuyordu kâh çatıya… Av öncesi telaş içindeydiler sanki. Bize çocukluğumuzda ezberletilen “Karga peynir getirmiş, tilki yemiş bitirmiş…” tekerlemesini boşa çıkarırcasına bu siyah- beyaz uzun kuyruklu kargalar kavgacı, gürültücü, kurnaz ve cerbezeli, hatta zekiydi. Kıskanç ve bencil olmaları da cabası… Bu bilgiler, terası olan herkes gibi benim içinde tecrübeyle sabitti. Aslında saksağanlar HatunTeyze’nin birkaç aylık kedilerini gözlüyordu sürekli. Bu yüzden kadıncağızla beraber gözümüzü üstlerinden ayırmıyorduk. Ne ki onlar kediyi merak öldürür sözünü doğrularcasına hangi akla hizmetse birkaç gündür ısrarla bizden yana geçmeye çalışıyordu. Kendi duvarlarının üzerinde dönenip duruyordu ikisi de. Henüz iki metreye yakın boşluğu geçememişlerdi. Çok şirindiler. Biri kapkara diğeri onun aksine bembeyazdı. Karaca ve Akca adları onlara çok yakışmıştı.

Bir alay sığırcık terasın öbür ucundan aynı anda havalandı; yükselip alçalarak havada bir görünüp bir kayboluyorlardı. Göründüklerinde estetik şekiller çıkıyordu ortaya. Sesleri dalgalanarak çoğalıp azalıyordu. Onların boşalttığı yere iki çift kumru kondu hemen. Başladılar pıtır pıtır yürüyerek birbirini takip etmeye. Nasıl da nazlı nazlı flört ediyorlardı. Az berilerinde birkaç güvercin yan yatan su tenekesinin içine girmiş dibindeki azıcık suyu içmeye çalışıyordu. Serçeler ise hâlâ çalı süpürgesinin dallarını didikleyip çöp haline getirmekle meşguldü.

Mutfağa dönmek üzereyken son anda fark ettim. Karaca, Hatun Teyze’nin duvarından bizim duvara atladı. Uçtu demek daha doğru. Adeta dört ayaklı kara bir kuştu. Nihayet muradına ermişti. Sırtını kamburlaştırarak keyifle zaferini kutlar gibi efelendi. Zevkle kuyruğunu salladı. Saksağanların telaşının nedeni buydu demek. Karaca’nın gösterisini kaçırmamışlardı. Devamını beklerken gevezelikte kendi rekorlarını aşmak üzereydiler. Dayanamadım, susmalarını söyledim. Akca nerede acaba derken birden gökten zembille inmiş gibi yan duvarın üstünde peyda oldu. Tedirgin, kendine güvenmez bir hali vardı. Yine de bu tarafa atlamak niyetiyle mesafeyi gözüne kestirirmiş gibi sinirli sinirli duvarın üzerinde bir ileri bir geri gidip gelmeye başladı. İçim cızz etti. Bu haliyle başaramayacak gibi geldi bir an. Duvarın yanına koşarken Karaca kucağıma zıpladı. Kafasını okşayıp yere bıraktım onu. Gözüm sürekli Akca’daydı. “Atlama Akca. Gelme” demeye kalmadan havada beyaz bir top görür gibi oldum. Gayri ihtiyari gözümü kapatıp uzattım ellerimi ama yetişemedim. Ne olduğunu anlamadan kayboldu. Düşündüğüm şeyi asla kondurmak istemedim…

Orada bulunan serçeler, kumrular, güvercinler, sığırcıklar, saksağanlar koro halinde çığrışmaya, sanırsın imdat çığlıkları atmaya başladılar. Onlara ne oluyordu ki? Ortalık kuş sesinden geçilmiyordu. Akca yoktu. Adeta sırra kadem basmıştı. Aşağı bakmaya korkuyordum. Canhıraş bir maaav sesini duyunca toparlandım. Duvara tutunarak nefesimi tutup baktım boşluğa. Görünmüyordu bir şey. Düşmemişti demek. Sevindim. Sol taraftan ölgün bir maaav sesi gelinceye kadar sürdü sevincim. Baktım o yana. Oradaydı. Bir alt katın kırık gider borusuna boynundan asılmış; gözleri belermiş, korku ve acı içindeydi. İnce sesiyle miyava benzer inilti çıkıyordu ağzından. Yaşıyordu. Ne ki canı fena yanıyordu. Çırpındıkça bir o yana bir bu yana sallanıyor dört ayağıyla havayı dövüyordu. Boğazından karnına doğru ince bir yol kan sızıyor; bembeyaz tüyleri kızıla bulanıyordu. İçim kalktı.

Asıldığı borunun kırık dirseğinde kirpi büyüklüğünde bir canlının kıpırdandığını gördüm sanki. Kıpırtı başladığı gibi de bitmişti. Yanlış mı görmüştüm. Kirpi ne arasın dördüncü katta. Tam hizasına geldim. Karnımı duvara iyice yasladım; sağ elimle sıkıca tutunup yarı belime kadar aşağı sarktım. Sol elimi Akca’ya uzattım; “Sakin ol Akca, kurtaracağım seni.”dedim. Ne yazık ki arada daha çok mesafe vardı. O, duyduğunu belirtir bir ses çıkartır gibi oldu ya da bana öyle geldi. Kendimi yukarı çekerken başım döndü. Kedi ölmek üzereydi. Hemen uzun çubuk benzeri bir şey bulup onu kurtarmalıydım. Bu Hatun Teyze neredeydi, her sabah olduğu gibi günaydınlaşmaya bile çıkmamıştı.

Terası baştanbaşa aşağı uzatacağım bir şey var mı diye kolaçan ettim. Yoktu. Varsa da ben göremedim telaştan. Mutfağa koştum. Oklavayı nereye koyduğumu hatırlamıyordum. Sağa sola baktım. Görünmüyordu ortalıkta. Salona geçerken damacanaya çarptım. Eğildi, suyun birazı döküldü yere. Orada da kullanabileceğim bir şey gözüme çarpmadı. Banyoya daldım. Aradığımı bulamamak beni robot gibi yavaşlatmıştı. Oysa daha da çabuk hareket etmeliydim. Paspas sopasını gördüğüme hiç bu kadar sevinmemiştim. İşime yarardı. Kaptım onu fırladım dışarıya. Geveze saksağanları Akca’nın yakınındaki boruda görünce nevrim döndü. Ponponlu terliğimi kaptığım gibi fırlattım üstlerine. Haykırdım: “Kanatlı itler, defolun!” Hemcinslerinin dünya kurulalı beri kediler tarafından yenmesinin öcünü mü alıyorlardı can çekişen hayvancağızdan. “Açgözlüler! Sizi her gün doyurmuyor muyum?” diye söylendim. Terlik denk gelmedi ama korkmuş görünüp uçtular.

Duvardan aşağı baktığımda gözlerime inanamadım. Gider borusunun sağlam parçası üzerinde ikisi büyük biri küçük üç sıçan kaynaşıyordu. İnanılmaz olan, ikisinin kediye doğru hamle üstüne hamle yapmasıydı. Tiksindirici cıyk cıyklarıyla farelerin arkaik zamandan bu yana birikmiş kinlerini kusuyor, intikamını alıyorlardı sanki. Zavallı Akca! Görmediği halde borunun ucuna kadar gelip asıldığı yere bile sıçrama cüretini göstererek kulağını kemirenin sıçan olduğunu içgüdüleriyle sezmişti. Kısık gözlerini arada bir irkilerek açıyor; boğazından duyulur duyulmaz bir hırıltı çıkıyordu. Kendinden geçmek üzereydi ama sıçanın her hamlesinde imkânsız olanı başarmaya, varsa bir öte, oraya kaçmaya çabalıyordu. Geri çekilip paspas sopasını Akca’nın kulağını kıtlıktan çıkmış gibi iştahla kemiren gri sıçana doğru fırlattım. Sopa fizik kuralına boyun eğerek hızla serbest düşüşe geçti.

Aşağıdan sopanın takırtısı gelince hatamı ancak fark ettim; ne ki iş işten geçmişti. Kediyi kurtaracak olan tek aracı yok etmiştim. Sopayı fırlatırken geri çekildiğim duvara hızla atak yaptım. Kim koyduysa oraya kuşların yem kabını-ki annemin eski büyük bakır tavasıydı. Kim koyacaktı, tabii ki ben! Ona ayağım takıldı. Başım tavanın sivri, ağır sapına çarptı. Bu arada tutunmak isterken sağ bileğimi şiddetle beton duvara vurdum. Gözlerimde yıldızlar uçtu ve yüz üstü secde eder vaziyette betona çakıldım. Göz ucuyla gördüğüm bileğim ters dönmüş, zonkluyordu.

Karaca, Azrail kovalar gibi etrafımda dört dönüyordu. Akca hâlâ asılı mıydı, yaşıyor muydu bilmiyordum. Yardım edecekken yardım edilecek duruma düşmüştüm. Ne lanet bir gündü bu... Akca canının, sıçanlar Akca’nın, kuşlar her ikisinin derdindeydi. Karaca’yla ben çaresizlikten boğulmak üzereydik…


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör