Ara
  • NİLGÜN ÇELİK

Toplum İçin, Toplum Dışında Kalan Olguların Yazarı: İnci Aral



1991 yılında Ölü Erkek Kuşlar ile tanıdım sevgili İnci Aral’ı. Kitabın adı, yaşadığım zamana eşlik eder gibiydi. O yüzden benim için İnci Aral ile söyleşi yapmak, çok özel. O yılların ruhumdan silinmeyen kokusu, heyecanı ve telaşını yeniden hatırlıyorum şimdi.

Sonra İnci Aral’ın her yeni kitabını yakalamaya çalıştım ve aynı zevkle okudum. Çok sonra öğrendim ki favori kitabım Yunus Nadi Roman Ödülü’nü de alan Ölü Erkek Kuşlar, aslında Fırtına Kuşu adlı öyküden yola çıkılarak yazılmış. Öykü senaryolaştırılmış ama bir türlü çekilememiş. En sonunda da romana dönüşmüş. Şimdi keşke filimi de olsa, diye düşünmeden edemiyorum.

İnci Aral kuşkusuz Türkçeyi en iyi kullanan yazarlarımızdan biri. Edebiyatımıza 1977 yılında “Haziranlarda” adlı öyküsüyle giriyor. Öykü 1977’nin ocak ayında Türk Dili Dergisi’nde yayımlanıyor. Daha sonra başka dergilerde yayınlanan on iki öyküyle beraber Ağda Zamanı adı altında bir kitap haline getiriliyor ve 1979’da basılıyor. O günden bugüne yaşamını ve yazım hayatını kendi kaleminden okuyalım istiyorum.



Sevgili İnci Aral, evet 1977’den bugüne neler oldu diye kısacık bir soru sorsam sanırım cevabı günlerimizi alır. Ama biraz daha sınırlandırıp, travmatik geçen çocukluğu hazineye çeviren ve, “40 yaşında yazar olacağım,” diyen o küçük kız çocuğu, bugün için neler söylüyor? Düşlediği yerde mi? diye sormak istiyorum.


Kırk beş yıldır yazıyorum. Roman öykü ve edebiyat üzerine yirmi beş kitabım var. Yazmakla geçen bir yaşamın sonlarındayım. Ama hâlâ yazmayı düşündüğüm romanlar, toplamak istediğim not, yazı, mektuplar var. Geçen kırk beş yılda bir sürü söyleşi yaptım, yazdıklarım ve yazarlığım üzerine, edebiyata ve yaşadığım dönemi algılama biçimime, kültürel, toplumsal, siyasi yönden beni yazmaya yönlendiren gerçeklere ve kişisel seçimlerime kadar çok şey söyledim. Şimdi artık bu yaşımda kendimden, yapıp ettiklerimden söz etmekten bezginlik duyuyorum. Yoruldum anlatmaya çalışmaktan, yazdıklarım üzerine başkaları konuşsun istiyorum.

Bugünler için ne söyleyebilirim bilmiyorum. Belki şu; yaşamımı boşa geçirmediğimi, olumsuzluk, zorluklar ve ödemek zorunda kaldığım bedellere karşın kendim için anlamlı bir yaşam kurmayı başardığımı düşünüyorum. Genelde iyi şeyler yazdığımı da. Edebiyatın bir değer olarak yerine oturtulmuş olduğu bir ülkede yaşasaydım daha çok ilgi görür daha değerli olurdum belki. Kısa süre önce instagram'a girdiğimde beni ve kitaplarımı yeni fark eden insanlar oldu. Bunca yıldır yazıyorum, belki de hâlâ keşfedilme aşamasındayım. Evet, belli bir okur kitlem var ama seksen milyonluk bir ülkede daha fazla kitap okunması beklenir. Yine de sevildiğimi görme şansına eriştiğim için mutluyum. Otuz yaşımda yazmaya başladığımda gelecek adına büyük umutlarım yoktu. Bir yazar olarak nasıl bir toplumda ne tür handikaplar içinde yaşadığını bilen biri olduğumdan düş kırıklığına da uğramadım. Bugün olmak istediğim yerde olduğumdan yine de emin değilim. Belki de yaşadığı sürece kimse bundan emin olamaz. Ama ölünce daha değerli ve mutlu olmak görülmüştür.


İnsanın varoluşuna dair eserler ürettiniz. “Dünyayı ve toplumu anlamak için, insan için yazıyorum,” dediniz ama en çok kadınlar için yazdığınız düşünüldü. Oysa erkeklerin de anlatılması gerektiğinin altını defalarca çizdiniz. Karakterlerinizde erkekler de baskındı. Önyargı, ahlak ve tutuculuğun savaşılması gerektiği olgular olduğunu hemen her kitapta okurlarınıza hissettirdiniz. Bireyin varoluş çabası ve çelişkilerini konu ettiniz. Peki 1970’li yıllardan bugüne toplumda, kadın ve erkekte ne gibi değişimler oldu? Ya da değişimler oldu mu?



Erkeklerin de anlatılması gerektiğine inandığımdan roman kahramanlarım üzerinden birçok erkeğin erkeklik durumunu yorumlamaya çalıştım. Bence onlar da yazdığım kadınlardan aşağı kalmadılar. Yetmişli yıllardan bu yana toplumda erkeklik ve kadınlık rollerinde bazı değişimler oldu ama ne yazık ki bunlar olumlu değişimler değil. Muhafazakârlık, sahte dindarlık ve aşırı mahremiyet kadın özgürlüğü ve haklarının zararına oldu. Ekonomik sorunlar, köyden kentlere göç, kasaba ahlakının siyasette ve ailede baskın hale gelmesi toplumu değiştirdi. Türkiye bu alanda bir genelleme yapılabilecek yer değil. Cinslere bakış ve algılama bölgeler ve toplumsal kavrayışlar bakımından farklılık gösteriyor. Kültürel, ekonomik, toplumsal koşullardaki değişimler de roller ve ilişkiler konusunda belirleyici oluyor. Bunların her biri hem dış hem iç etkiler yönünden ayrıca incelenmesi gereken alanlar. Bu söyleşi kapsamına sığmaz. Gözlediğim en önemli ve korkunç değişiklik kadın cinayetlerindeki olağanüstü artış. Kadınların yaşamlarını değiştirme konusundaki cesaret ve kararlılıkları aynı cesareti gösteremeyen üstelik o korunaklı mahremiyet perdesini yırtarak erkeği terk eden kadının ardından yaşamını sürdürmekte acizliğe düşen erkekleri hiçleştirip şiddete yönlendiriyor. Kadınlar gerektiğinde yaşamlarını ve bela olan bir erkeği değiştirmenin mümkün olduğunu bir biçimde öğrendiler. Erkekler ise daha değişmekte yaya kalıyorlar. Eğitimsiz, çaresiz, erkeklik yükünü taşımada giderek daha da beceriksiz hale gelmiş olmaları yüzünden zor durumdalar. Kendilerini kanıtlamak için bir tek yol biliyorlar: Öldürmek, ve bazen ölmek!



Girişte de söylediğim gibi Ölü Erkek Kuşlar’ın benim yaşamımda özel bir yeri vardır. Birçok kitabınızın da başka insanlarda olduğu gibi. Ancak iki kitaptan özellikle söz etmek istiyorum. Biri Sevgili, diğeri Kıran Resimleri. Sevgili, Yılmaz Güney romanı. Y. Güney demek siyaset, aşk ve özlem demek. Bu üçlü, güçlü bir roman konusu olsa da sebebinizin bu olmadığını çok iyi biliyorum. Siz o romanı sevgi ile yazdınız. Peki en kuvvetli sebep neydi o romanı yazmak için? Bu eseriniz hukuki süreç geçirdiği için sizi yıprattığını düşünüyorsanız cevaplamadan geçebiliriz.


Elimde iki yıl kendimi vererek uğraştığım ama filme çekilememiş bir senaryo vardı. Roman olmaya çok uygun bu çalışmayı yazmak istiyordum ama sanatçının eşinin söylediği üzere benden önce yazmasını uzun yıllar (17 Yıl) bekledim. Sonunda konuyu bilen yayıncımın isteği ve yüreklendirmesiyle yazma aşamasına girdim. Romanım bir senaryo ile yaşamına dahil olduğum büyük sanatçıya adanmış bir armağandır. Eşi kendi de yazmakta olduğu gerekçesiyle tepkisel davrandı ama olumsuz yaklaşımı nedeniyle hırpalandığım söylenemez. Hukuki bir süreç ise yaşanmadı. Bir yazar, dahası her yazar, halka mal olmuş bir sanatçıyı kuşkusuz roman konusu yapabilir ve anlatabilir. Yılmaz Güney'i bundan sonra da anlatanlar olabilir ki önceden de vardı zaten. Kuşkusuz benimki dikkatle, sevgiyle, saygıyla yazılmış bir roman oldu. Davayla, cezayla tehdit edilmiş olsam da hakkımı savundum. Karşı tarafın itirazı yaptırımı bulunmayan boş bir korkutma olarak kaldı, geçti gitti.



Diğer kitap Kıran Resimleri de sizin hayatınızda çok fazla yeri olan ve belki de sağlığınıza mal olan bir kitap. Çalışmalarınız sırasında uzun yıllar sizi bırakmayacak olan migren ağrılarıyla tanıştınız. Şimdi olsa yine yazardım, diyor musunuz yoksa hiçbir şey değişmedi bu topraklarda diyen umutsuz bir yanınız var mı?


Hayatıma mal olmuş değil elbette. Yazarken çok zorlandım ama olasılıkla belirsiz başka nedenlerle de migrenim tetiklendi sanırım. Neyse ki on yıl sonra tümüyle kurtuldum. Kıran Resimleri'ni yazmak sancılı, uzun bir süreçti ancak benim yazarlığımda bir dönemeç oldu. Ülkemle ve bu topraklarda yaşayan biri olarak yazma nedenlerimle ilgili kalıcı bir bakış açısı edinmemde rol oynadı. Çok acı toplumsal bir kırımın bir yazarın gözünden ve dilinden edebiyat içinde kalınarak aktarılması önemliydi. Bunu başardığımı görüyorum. Umutsuz değilim ama gizli emeller peşindeki karanlık ellerin niyetlerinden korkmaktan uzak değilim. Cehalet ve kışkırtmalara karşı uyanık ve dikkatli olmalıyız. Dilerim bir daha olmaz ama tabii ki yine yazarım. Edebiyat birçok yönüyle birlikte bir insan acıları tarihidir. Kahramanmaraş 1978 'i edebiyatın ölümsüz belleğine kaydetmiş olmak bir görevdi.



Hemen hemen bütün kitaplarınızda insanın kendi olması, kendini gerçekleştirmesi, ikiyüzlülükler, önyargılardan kurtulma, evlilik, aldatma, ölüm, intihar gibi insana dair ama zor kavramlarla kahramanlarınızı yarattınız. Kadının olduğu yerle olmak istediği yer arasında, bastırılmışlığın yarattığı kâbusla şekillenen olayları kurguladınız. Mor, Yeşil ve Safran Sarı üçlemesinde kahramanlarınız aslında her gün karşılaştığımız insanlardı. Çok hassas olduğum konu, ensesti işlediniz. Kendi Gecesi adlı kitabınızda kimsenin kolay kolay uzanmadığı eşcinselliği kurguladınız. Toplum için ama “toplum dışında” kalan konuları işlemek anlatabilmek ve buna hazırlanmanın büyük bir sancı olduğunu düşünüyorum. Bu süreçleri bize anlatmak ister misiniz?


Kolay yazan biri değilim. Sabırlı, çalışkan biri olmak çektiğim sıkıntı ve zorlukları yenmeme yardımcı oluyor. Bunaldığım, masa başından kaçmak istediğim zamanlar yaşıyorum. Ama çok da inatçıyım. Başladığım işi bitirme takıntılıyım. İnsanları gözlüyorum, dikkatle izliyorum. Hikâyelerine girmekten kaçınmıyorum. Şimdiye kadar roman kahramanlarımın genelde orta sınıf kasabalı ya da küçük kentten büyük kente göçmüş kişiler oldu. Onların hayal kırıklıklarını, değişen yaşamlarını ve beklemedikleri yıkımları anlatmaya çalışıyorum. Bu insanların yapısında, köklerinde ve yaşama bakışlarında çıktıkları yerin kalıntıları vardır. Gelenekten dine kendi içinde çatışan farklı alanlarda koşullanmalara sahiptirler. Büyük kentli olanlar bile içe kapalı, kıyıda kişilerdir. Uyum sağlamayı bir ölçüde başarmışlar ama iletişim güçlükleri yaşamış ya da kaybetmişlerdir. Sonrasında kendileriyle hesaplaşmaya girişir sorumlu ararlar ana asıl sorumlu hayal ve gerçek çatışmalarıdır. Yeni Yalan Zamanlar üçlemesinde az gelişmişlik yaftasını boynunda taşıyan bir ülkenin bir günden ötekine değişebilen sorunlarını derinden yaşayan kadın ve erkeklerin savrulmalarını anlattım. Yeşil'de politik bir kurgu içinde kendini dini referanslarla ifade eden bir yönetimin iktidara gelmesiyle insanların kazanılmış hangi insani ve siyasi haklarını kaybedeceklerini anlatmaya çalıştım. Bununla birlikte Yeşil edebiyatımızda ensestin ele alındığı ilk roman sanırım. Mor da kopuşları, yenilgileri yalnızlıkları ile kasaba kaynaklı bir aileyi konu ettim. Bir aşk ve cinayet öyküsü ekseninde ellili yıllardan iki binlere Türkiye'nin tarım ve toprak sorununa eğildim. Safransarı ise iki binlerin ilk yıllarında gördüğüm gelecek perspektifinin puslanıp belirsizleşmesini, özellikle gençler açısından geleceksizliği işler. Bu üç roman Türkiye'nin bugünlerine dair romanlardır. Olacakların önceden görüldüğü, siyasetin, tarımın ve genç insanların bugünkü zor durumlarının konu edildiği kitaplardır.

Çalışmalarımı hayata geçirmek bazen yıllar sürüyor. Kesinlikle ön hazırlıklar yapıyor, kahramanlarımı seçip kurguluyor, insanlarla konuşuyor ve çok okuyorum. Yeni Yalan Zamanlar'ı tek kutuplu bir dünyaya sürüklendiğimiz, küreselleşmenin önündeki bütün bentleri yıkıp dünyayı azgınca egemenliği altına almaya başladığı süreçte yazmaya başladım. Sonuçta buradayız işte. Kendi Gecesinde ise herkes gibi olmaya zorlanan, en özel seçimleri aykırı bulunup kınanarak itilip kakılan bir genç adamın özel dünyasına girdim. Türkiye'nin kanayan yarası eski eser kaçakçılığına göz attım. Konularımı seçmekte giderek radikalleştiğimin farkındayım. Gücümü ise ikiyüzlülük, saldırganlık ve arsızlığa karşı olmaktan alıyorum.

Bir yazarın insana ilişkin her durum ve duyguyu anlatabilmesi gerekir. Kırk yıllık komşusu tarafından tecavüze uğrayan bir Alevi kadını, bir katili, bir ensest kurbanını, eşcinseli, telekızı, dindarı yada imansızı vb.


Romanlarınızdaki mekânlardan konuşalım istiyorum. Çoğu kez kahramanın ruh haline göre aydınlanan kararan, genişleyen daralan mekânlar yaratıyorsunuz. Kahramanın varlığını anlamlandırma ve bireyin yaşadığı çatışmayı böylelikle daha belirginleştirdiğiniz mi düşünüyorsunuz yoksa bunun başka bir anlamı mı var?


Evet, dediğiniz doğru. Mekânlar çok şey anlatır. Bir roman da tıpkı bir film gibi eşyasız, mekânsız olamaz. Canlılık ve ruh kazanamaz. Romanın gerektirdiği mekân ve eşyayı doğal olarak düşlüyor ve özenle kurguluyorum. Mekân sadece olay ve hareketleri değil, sosyal ve kültürel yaşamdaki farklılıkları da sergileyen bir çevre, atmosferdir. Hem gerçek dünyayı hem kurmaca dünyayı çevresel olarak kuşatır. Roman kişisinin içinde bulunduğu fiziksel ve ruhsal durum yaşanan anla uyumlu bir mekânla güçlü bir etki yaratır. Ayrıca kurgu mekân ve zaman bir romanda bütünlük de oluşturur.



Anlatım tekniğinizden de bahsetmek istiyorum. Eserlerinizde anlatıcı olarak kahramanlarınızı görüyoruz. Bunun hem avantajı hem de dezavantajı var aslında. Sizin bunu seçme sebebiniz nedir?


Anlatacağım konuya, kahramanlara, romanın kurgu ve mantığına uygun olarak anlatım kişisini seçiyorum. Kolay değil, bunun için birçok deneme yapıyorum. Teknik bir sorun. Avantaj ya da dezavantajı bu denemeler sırasında görebiliyorum. Sonuçta bir söylem oturuyor ya da en baştan kim anlatacak belli oluyor. Hikâyeye bağlı olarak farklı kişileri de konuşturmam mümkün. Son dönemlerde tanrı yazar söylemi eleştiriliyor ya da eskimiş bulunuyor ama bunu pek mantıklı bulmuyorum. Günlükler ya da mektuplar yardımıyla başka kişileri romana kattığım da oluyor ama içtenlik ve inandırıcılık bakımından daha çok birinci kişi dilini yeğliyorum.


Sinemayı çok sevdiğinizi ve size ilham verdiğini biliyorum. Son dönemde sizi en çok etkileyen filim hangisiydi?



Nuri Bilge Ceylan. Bir Zamanlar Anadolu'da.


Tabii corona’dan bahsetmeden geçmemeliyiz. Tarihe bir notumuz olsun. Pandemi dönemi nasıl geçiyor ve Türk aydını olarak bu dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?


Birçok kişi gibi eve kapanmak ve hastalanmamak için gayret göstermek zorunda kaldım. Corona olmadım ama geçici sağlık sorunları yaşadım. Biraz kilo aldım. Pek bunalmadan elimdeki romana çalıştım. Online söyleşiler yaptım. Çok kitap okudum. Sıkıcı, bıktırıcı bir süreç oldu. Etkinliklere katılmayı, seyahat etmeyi, kitap fuarlarını ve okurlarla, yazar arkadaşlarla birlikte olmayı çok özledim. Neyse ki sonuna geldik artık, umuyorum ki az kaldı.


Son sorum biraz da özel bir soru olacak. İlk eşinize hazırladığınız ve yıllar sonra oğlunuzun size sürpriz yapıp bulup getirdiği ses kaydınız. “Terk Et Beni Artık Sende Vefa Yok” bir kısmını dinleme imkânım oldu. Aileden anneden geldiğini düşündüğüm bu yeteneğinizin üzerine gitmediğiniz için pişman mısınız? Kitabınızla birlikte dağıtımını düşündüğünüz müzik cd si projesi telif sebeplerinden gerçekleşememişti. Bu konuda bir gelişme var mı?


O proje öylece kaldı. Öte yandan şarkıcı olabilmek için bir girişimim ya da isteğim olmadı. Yaşam yolum başka türlü çizilmişti. Bu yüzden pişmanlık duymam da söz konusu değil. Ne var ki Türk sanat müziğini ve eski şarkıları dinleyip söylemeyi hep çok sevdim. Ankara'da yaşadığım yıllarda, on iki eylülün en karanlık gecelerinde Ayla Kutlu, Erhan Bener, Selçuk Baran evlerde bir araya geldiğimizde yemek yer şarkılar söylerdik. Çok güzel akşamlardı onlar. Şimdi, güzel anılar.


Size bu sorularla ulaşmak benim için de unutulmaz olacak. Çok teşekkür ederim.


Çok incesiniz. Ben de teşekkür ederim.


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör