Ara
  • NURGÖK ÖZKALE

Uzak Mesafe


Fırtına yaklaşıyordu. Rüzgâr griye çalan bulutları denizden aşırarak getirip getirip kasabanın üstüne yığmıştı. Hilâl pencerenin önünde, gözlerini adanın kayalıklarla çevrili burnuna dikmiş duruyordu. Suların rengi kaçtıkça içinde bir duygu isleniyor, kalbi dalga dalga kabarıyordu.


Gözünü bu kasabada açmış, yirmi yıllık ömründe başka bir yer görmemişti. Çocukluğu hemen her mevsim gökyüzünden eksik olmayan bulutların kararışını izlemekle geçmişti. Gök kubbenin altındaki kasabada günler güneş batana kadardı, zamanı ağırdan alan saatler geçmek bilmezdi. Denizin boz bulanık rengine baka baka gözlerinin feri sönmüştü, kalbi dalgalar gibi kabara kabara boğazına kadar geliyordu ama, denizin kafası güzel dalgaları kumlara zarifçe serilirken, onunkiler yenilmiyor, aklını kurumla kaplayan sıkıntı bir türlü geçmek bilmiyordu.


Kayalıkların ucunda bir çizgi koyulaşarak denize doğru uzandı, motoru tor tor öten lacivert kuşaklı küçük bir tekne çıktı ortaya. Hilâl, dümendeki karaltıyı görünce yüreği hopladı. Gökyüzü ışıdı, denizin dalgaları laciverte döndü, güneş Hilâl’in yüzünü aydınlatarak buğday başaklarına benzeyen buklelerinde parladı. Hilâl, karaltı bir adama dönünceye kadar bekledi, nefesini bırakırken adamın kızıl sakallarını gözleriyle okşadı.


Dokunuşunun hayali bile etini yakardı adamın. Tütün kokan teri saatler sonrasında bile genzinde dolaşır, ceviz rengine dönmüş yüzü geceleri rüyalarına girerdi. Öyle aman aman, gösterişli biri değildi ama adam; kemikleri sayılıyordu. Bakışlarıyla tutuşturunca terk edilmiş alçak damlı kulübeler bile saraylara dönerdi.

Hilâl’in babasının balık tezgâhına yardıma gittiği bir gün karşılaşmışlardı ilk kez. Bakışları denk geldiğinde, adamın gözleri kalbine çizikler atmış, yol boyunca uzayan gölgesi eteğine dolanmış, dönüp dönüp arkasından bakmıştı.

Yazları rengi ağarmış, kot pantolondan bozma bir şortla lekeli bir tişört, kışları mavi lastik çizmeler; onu olduğundan iri gösteren, rengi karamış kirli bir mont giyerdi adam. Siyah beresini sıcak ve güneşli havalarda bile takardı. Ayda bir kere ilk vapurla gider, akşam geç vakitte külüstür kamyonetinin arkası kasalarla dolu halde dönerdi. Getirdiği zerzevatı, limana inen sokağın başındaki tezgâhında satar, tezgâhı boşalır boşalmaz gözden kaybolurdu. Sahildeki balıkçı kahvesine, kırk yılda bir, işi düşerse uğrar; yoksa adanın ıssız tepesindeki evinden dışarı çıkmazdı. Adı Hasan’mış. Ayın gökyüzünden denize düştüğü bir akşam vakti, tezgâhlarının önünden geçerken kamyonetinin camından kafasını çıkarmış, selam vermişti Nihâl’in babasına.

“Uğurlar olsun Hasan!”


Kamyonet yokuşun aşağısına doğru inerken arkasından böyle seslenmişti babası.

Adaya gelip yerleşeli neredeyse bir yıl olacaktı. Ama Hilâl adamın karısıyla hiç karşılaşmamıştı. Ne limanda ne balıkçı teknelerinin dinlendiği sahilde ne kasabanın çarşısında. Bazen öteberi almak için pazara inermiş yanında iki küçük kız çocuğuyla. İri gözlü, çıtı pıtı; sevimli mi sevimlilermiş. Kucaklayıp sevesin gelirmiş. Kadın kızlarından da güzelmiş. Su gibi. Görsen parmak kadarmış. Çok da şıkmış, yakası kürklü yumuşacık hırkalar giyermiş. Yaşı olmayan kadınlardanmış; ancak dikkatli bakınca, durmuş oturmuş yüzünü, yılların sakinleştirdiği gözlerini fark edermişsiniz. Üçü de yolda kedi görseler bayılır, durup mıncıklamadan edemezlermiş. Hatta etraftan sorup soruşturur, sahipsiz olduğunu anladıklarını da çoğu zaman kucaklayıp götürürlermiş beraberlerinde. Böyle demişti pazarcı kadınlar.


Adam, karısı ve kızları adanın sarp kayalıklarla çevrili ıssız yamacında göçüp gidenlerden kalma, bir kırık dökük evde yaşıyorlardı. Evin arkasında küçük bir ahır, derme çatma bir de kümesleri varmış. Adam, balıkçı kahvesine uğrayıp anlatmış. Geçen haftaki fırtınada kümesin teneke çatısı uçmuş. Çatıyı aktaracak birini arıyormuş; hayrına değil ama verecek birer kasa soğanla patatesten başka da bir şeyi yokmuş. Birer kasa ama ağzına kadar dolduracakmış ikisini de. Hilal’in babası adamın söylediklerine kulak misafiri olmuş. Laf atmış. Elimden gelir öyle işler. Gençliğimde inşaatlarda çalışmışlığım vardır. Tokalaşmışlar. Babasının dediklerini Hilâl’e anlatırken böyle demişti annesi. Mutfakta balık temizliyordu. Elbisesinin kollarını dirseklerine kadar sıvamış, güçlü tombul akça pakça kolları ay gibi parlamıştı. Hilâl, tahta masayı mutfak penceresinin önüne çekti, naylon örtüsünü serdi. Tabakları koydu. Temizlenen balıklardan birini tuzladı, una buladı, tavanın içine bıraktı. Balık tavaya değer değmez, kenarlarından büzüldü, çıtır çıtır çıtırdadı, kızgın yağın kokusu anında bütün mutfağa yayıldı. Babası ellerini silkeleyerek içeri girdi.


“Nasıl gideceksin oraya?” diye sordu Hilâl’in annesi. Adam lavabonun yanındaki çiviye asılı havluyu aldı, ıslak ellerini kurularken, kafasıyla adanın sarp kayalıklarla kaplı burnunu gösterdi. Oraya kadar yürümektense, adanın etrafını dolanmak daha akıl kârıydı. “Takayı çıkarmaya gerek yok, sandalla giderim. Kasaları da ona yüklerim” dedi.


Hilâl’in annesi, sessizce kocasının söylediklerini dinliyordu ama kasabalıların lafları çoktan kulaklarını doldurmuştu. Kocasına dik dik baktı, elindeki bıçağı indirdi balığın kafasına. Kafa, tezgâhın altındaki tenekenin içine tak dedi düştü. Kadın alnındaki boncuk boncuk kabarmış terini koluyla sildi, iki karpuz gibi iri memeleriyle eğildi, balığın solungaçlarına geçirdi parmaklarını, çekti, içi boşalırken balığın karnı tertemiz çıktı ortaya. Hilâl’e işaret etti. “Balıklardan iki tanesini ayır da…” Hilâl gözleriyle sordu annesine. “Ne olacak ayırınca?” “Koy bir torbaya, at buzluğa!” dedi kadın, asabileşmeye başlayan bir sesle. “Yarın sabah sen de git babanla” dedi. “Kadına selamı var annemin dersin. Balıkları verirsin. Baban işi bitirene kadar kızlarla eğleşirsin. Kasalara da el atarsın hem.” Babasının tebessümü ağzının yarısına kıvrıldı, tamamlanmadı ama. “Eeee” dedi yalandan; kızarmış gibi. “Acıktık yahu, daha kızarmadı mı balıklarınız?”


O gece sabahı sabah etti Hilâl. Arka sokakta kızışmış kedilerin bağırtısından uyuyamadı doğru dürüst. Odasının penceresi yavaş yavaş ortaya çıkarken evde artan tıkırtıları dinledi, annesi kalk diyene kadar kıpırdamadı. Sonra kalktı, tulumbadan su çekip yüzünü yıkadı. Saçlarını sıkıca ördü. Rüzgâr çarpar bahanesiyle uzun eteğinin üzerine yeni kadife kazağını giydi. Sofrada ekmeğin ucundan kopardı, çay midesini bulandırdı. Çaydanlığın fokurdama sesini dinleyerek, ne zaman hadi diyecek diye babasının gözlerinin içine bakarak bekledi. O ayaklanınca sandalın yanına koştu.


Açılırlarken gökyüzüyle deniz, altı üstlü yayılarak birbirlerine karıştı. Tiftiklenmiş bulutlar her tarafa sıvandı. Kayalıklardan yukarı tırmanırken tepedeki, tek katlı, sıvaları çatlamış, panjurları sımsıkı kapalı ev ortaya çıkıverdi. Ufak tefek kadın, evin yanından aşağı doğru, evin önündeki merdivenlere kadar indi. Ellerini kenetleyerek gelenlere baktı.


Hilâl ile babası merdivenlerin başında durdular. İkisinin de nefesleri kesilmişti. Oyuncak bir bebeğe, daha doğrusu porselen bir bibloya benziyordu kadın. Altın rengi saçları göz alıyordu.

“Hasan evde yok” dedi gülümseyerek. Yüzünde güller açtı sanki. Sesi konuştukça ısınıyordu. “Karşıdaki küçük adaya kadar gitti. Ne lazımsa hazır etti. Arkada hepsi.”

Adamın evde olmayışına Hilâl’in babası sıkılmıştı biraz.

“İş bitmeden gelir. Yetişemezse ben kasaların yerini gösteririm” dedi kadın. Hilâl balıkları uzattı. Kadın balıklara ürküntüyle baktı. Ufacık ellerini hızla geri çekti. Mahcup mahcup gülümsedi. Alamayacaktı balıkları. Daha da güzelleşti hayır derken. “O balıkları sandala bırak, sonra da içeri gel” dedi Hilâl’e. “Baban çatıyı aktarırken içerde bekle.”

Hilâl balıkları bırakıp geldi. Kapıdan içeri girdi. Kızlar ortalıkta görünmüyordu. Ağır bir kızartma kokusu her tarafı sarmıştı. Tek göz bir odaydı içerisi. Bir duvarla ikiye bölünmüştü. Yarı karanlıktı. Arka taraftaki pencereden biraz ışık giriyordu. Ön tarafa ocak, mutfak tezgahıyla bir lavabo yerleştirilmişti. Karşı duvara dayanmış kanepede gagasından kırmızı bir et sarkan beyaz, epey semirmiş bir tavuk oturuyordu.

“Dağınıklığın kusuruna bakma” dedi kadın. “Hasan’a bir şeyler pişiriyorum. Yemek faslı bitince toplarız diye sofraya ellemedim.”

Hilâl, kızları soracakken, vazgeçti. Tavuktan gözünü alamıyordu.

“Bir şey yapmaz, korkma” dedi kadın. “Kuluçkaya yattı ya, heyheyleri üzerinde. Kısırlaştırmadan yavrulasın bir kere dedik de.


Kadının dediklerini dinleyememişti Hilâl ama gülümsedi. Dönüp masaya baktı. Tabakların üstüne tepeleme kemikler yığılmıştı. Çıtır çıtır, incecik, bütün etleri sıyırılmış kemikler küçük bir hayvanın iskeletlerine benziyordu. Kadın yerdeki sepeti karıştırdı. Sepetten dili dişleri arasına sıkışmış, gözlerine kan oturmuş irice bir kedi çıkardı, tezgâhın üzerine bıraktı. Minicik eliyle kedinin boynundan tuttu, bıçağını tak diye indirdi. Kedinin başı sepetin içine düştü. Kadın bıçağın ucunu kedinin göğsüne sapladı, bacaklarının arasına kadar indirdi. Çekip sıyırdı deriyi. Bıçağın sırtıyla karnına bastırdıkça kedinin kıçından çıkan safra rengi dışkılar şırıl şırıl lavaboya akıyordu.


Karşı adanın kedilerine bayılıyorlardı ailecek. Oranın kedileri çok sevimli, etleri de çok lezzetliydi. Kadın bunları anlatırken Hilâl dehşete kapılarak irkildi. Kadının yüzüne bakamıyordu. Durdu, durdu; duramadı.

“Kedileri seviyorsanız neden kızartıp yiyorsunuz?” deyiverdi birden.

Kadın hızla başını çevirdi, Hilâl’in gözlerinin içine baktı. Şaşırmışa benziyordu ama şaşkınlığı bile sakince idi. Hilâl kadının bakışından bilmeye çalıştı dediklerini. Dilsiz sözler, aklında yavaş yavaş kelimelere dönüştü, kadının dili çözüldü.


Kıpkırmızı kesildi Hilâl, donup kaldı ama durduğu yerde duramadı. Kendini çivilendiği yerden söktü. Babama bakayım bahanesiyle çıktı. Sersem sepelek evin arkasına geçti.

Babası işini bitirmiş, toparlanıyordu, ince telle çevrili kümesin içinde, siyah, beyaz, gri, sarman, tekir; irili ufaklı onlarca kedi, her biri bir yana kıvrılmış, uyukluyorlardı.

Sandala bindiklerinde tiftiklenmiş bulutlar her tarafa sıvanmıştı. Kadının bakışı gözlerinin önünden gitmiyordu Hilâl’in, nereye dönse oradaydı; sakin sakin bakıyordu. Söyledikleri aklında dönüp duruyor, bir türlü susmuyordu. Kaldırıp kendini denize atmak istiyordu Hilâl.

Burnu dolanırlarken, karşı adadan dönen adamı gördüler.

Hilâl kaşlarını çatıp adama baktı. Adam bakışlarını kaçırdı. Bütün renkler de kaçıverdi birden. Şaşırmadı buna Hilâl.

Babası el salladı. “İş bitti, gidiyoruz.”

Adam, “Eyvallah!” diye bağırdı.


Hilâl sandalın altında bir pıtırtı duyar gibi oldu, eğildi. Kasaların arasında el kadar bir balık, ağzını yuvarlayarak havayı yudumluyor, kuyruğuyla bir parmak suyu dövüyordu. Hilâl balığı başının altından yakaladı, sımsıkı tutup havaya kaldırdı. Balık silkelenip Hilâl’in parmaklarının arasından kaydı. Flop diye bir ses geldi sudan. Hilâl arkasını dönüp başını gökyüzüne doğru kaldırdı. Yağmuru yüklenmiş bulutlar daha fazla dayanamayarak kendilerini bıraktı.


GÖRSEL: Sanem Tufan

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör