Ara
  • MELİHA YILDIRIM

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı üzerine…


Bilge Karasu (1930-1995), Türk öykü, roman, deneme yazarı. Felsefeci yanı da olan Karasu’nun, metinleri felsefi incelemelerin konusu olarak da görülmüştür. İlk kitabı Troya’da Ölüm Vardı (1963)’nın ardından ikinci kitabı – incelemeye konu olan - Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nı yayımlamış (1970), bu yapıtıyla 1971 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı almıştır. Bilge Karasu, postmodern akımın –Kılavuz adlı romanı 1990 - Türkiye'deki önemli isimleri arasında değerlendirilmektedir. Ayrıca varoluşçu düşünceden etkilenmiş yazarlarımızdan birisidir. Bilge Karasu metinleri, bütün varolanlardan, bütün doğal ya da düşünsel varlık düzenlerinden ve varlık bağlarından tek başına kalmayı, tanrı ya da hiçlik önünde yapayalnız olmayı göze alan insanın varoluşunu anlatır.


“Andronikos düşünüyor, benim yaptığım şey de var, diyor, benim yaptığım kaçmak… O bileği bükmeğe gücü yetmediği, yetmeyeceği için, bu gücü bulma gücünü verecek bir inancı olmadığı için, kaçmak…” (Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı-18.s.)


Bilge Karasu’nun ikinci kitabı olan “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı” aynı adlı uzun öyküyle birlikte, “Dutlar” adlı öyküsü de yine bu kitapta. Bir novella olarak da nitelenebilecek “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”’nda anlatılan, dostluk, bağlılık, inanç, ilişkilerdeki ölümcül çelişki ve çatışmalarıdır. Zaman ve mekân olarak eskiye, Bizans’a dönülmüştür. Yazar, günümüz gerçeklerine ve bireyin açmazına, görece yabancı ve uzak bir zaman parçasından bakmayı dener. Karasu’nun yazarlık yaşamında belki de en önemli kilometre taşını oluşturan Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, yazarın bireyi geçmiş, şimdi ve gelecek bağlamındaki konumlayışıyla, anlatım ve dile getirdiği açılımlar bakımından dikkati çeker.


Bu kitaptaki öyküler de, Karasu’nun diğer öykü ve romanlarında olduğu gibi anlamlarını ilk okumada kolayca ele vermeyen yapıtlardır. Konuların iç içe geçmiş hali, anlaşılmasını güçleştirmesinin yanında, olayların kronoloji bakımından karışık ve anlatım bakımından kesintili sunuluşu da okur açısından zorluğu arttırmaktadır. Karışık ve kesintili anlatımına rağmen eserin, “baskı karşısında bireyin tavrı” ana teması etrafında bir bütünlük içinde olduğu görülmektedir.


Hikâyelerde, fiziksel ve zihinsel hareketlilik, zaman ve mekânda yapılan atlamalarla iç içe ilerlemektedir. Olay örgüsüne dâhil edilen, farklı zaman ve mekânlarda geçen olaylar hatırlama yoluyla zamana ilişkin anlatılan düşüncelerdir. Karakterlerin zihinlerinde, reel zaman ile diğer zaman dilimlerine ilişkin düşünceler arasında geçişler ve geri dönüşler olmasının sonucu olarak olay örgüsü kesintili bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Zaman dilimleri ayrımı, öykülerin bu özelliğinden ötürü karakterlerin şimdiki zamanda gerçekleşen fiziksel aksiyonları; yorumlama, değerlendirme, sorgulama gibi zihinsel edimleri ile geçmiş zamana ilişkin hatırladıkları ve gelecek zamana ilişkin düşündüklerini birbirinden ayırmak için oluşturulmuştur.


Andronikos ve İoakim’in zihni, yaşadıkları an kadar geçmişle de meşguldür. Anlatımın zihne odaklı olmasına bağlı olarak olay örgüsü düşüncelere göre şekillenmekte, farklı zaman dilimlerine ilişkin düşünceler de birinden diğerine sıçramalar şeklinde olmaktadır. Bu sıçramaları yazar fiziksel ortamı anlattıktan hemen sonra, hatırlanan bir olay ya da durumun anlatılmaya başlanmasıyla vermektedir. Ani geçişler sonucu ilk okumada karışık görünen bu örüntü, daha sonraki okumalarda anlaşılır hâle gelmektedir. Zihinsel gidiş gelişlerdeki bu durum bütünsel anlatımı bozmamaktadır.


Kesin olarak söylenemese de Andronikos’un manastırdan kaçtığı ve döndüğü yılın İoakim’in manastıra yeni girdiği ve henüz çok genç olduğu yıllar olduğu tahmin edilebilmektedir. Andronikos’un ölümünden İoakim’in kaçışına kadar yaklaşık on beş yıl geçtiğini de İoakim’in hatırlamalarından öğrenmekteyiz.

“Ada”daki ani zihinsel geçişlerin tümü, reel zamandan “manastırdan adaya kaçış süreci” dışında, Andronikos’un manastırda bulunduğu döneme yapılmaktadır. Çağ olarak ise “Bizans İmparatorluğu’nda resim-kırıcılık dönemi” şeklinde bir belirlemede bulunulabilir.


İoakim’in hayatı boyunca yanıtlamaktan kaçtığı sorulardan biri, “Andronikos kahraman mıydı?” sorusudur. İoakim tırmanışını sona erdirdiği ağaçlığa ulaştığında, karşı tepede bulunan Eski Roma döneminden kalma saray yıkıntıları, batan güneşin son ışıklarıyla aydınlanacaktır. Saray yıkıntıları ile İoakim’in geçmişi, güneşin batışı ve tırmanışın sonu ile İoakim’in yaşlı oluşu arasında metaforik bir ilişki söz konusudur. İoakim, saray yıkıntıları aydınlanırken geçmişini aydınlatmayı, zihnindeki soruları yanıtlamayı istemektedir.


Andronikos, İoakim ve “Dutlar”ın anlatıcı-kahramanının yaşadığı olaylar ve mekân, okura karakterlerin farkındalığı ölçüsünde verilmekte; onların bilmediği, görmediği ve hissetmediği bir şey anlatılmamaktadır. Örneğin “Dutlar” öyküsünün başında, “gözlerime inanamıyorum. Dutlar yeniden yapraklanıyor, yeşeriyor” denmektedir (125). Ya da “elimi çekiyorum ağacın gövdesinden. Bir daha bakıyorum yapraklara. İnanmak için. İnanmalı işte. Karşımda duruyor, güneşi durduruyorlar yukarılarda” denmektedir (138).


“Ada” ve “Tepe” öykülerinde, VIII. yüzyıl Bizans İmparatorluğu’nda resim-kırıcılık dönemi, “Dutlar” öyküsünde ise Mussolini dönemi (1922-1943) İtalya’da ve 1960 öncesi Türkiye’sinde ülke yöneticilerinin uyguladığı baskılar, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nın tarihsel-toplumsal arka planını oluşturmaktadır. Bilge Karasu, resim-kırıcılık dönemine ilişkin olarak bilinmesi gerekenleri kurmaca gerçekliği içine yerleştirmiş, dış baskıların toplumsal ve bireysel düzlemdeki etkilerini kurmaca içinde yansıtmıştır. Kitaptaki –Ada, Tepe, Dutlar –tarihsel toplumsal arka plan ve dış çatışmalar, öyküleri birleştiren bir bütün olarak okunmasına olanak veren temel öğedir.


Bizans İmparatoru tarafından inanç uygulaması konusunda değişiklik yapılması ve bu değişikliğin şiddete varacak ölçüde bir baskıya dönüşmesi ve daha sonra yeni İmparator tarafından sona erdirilmesi “Ada” ve “Tepe” öykülerindeki gerilimlerin başlatıcısıdır. Yaklaşık elli yıllık bir zaman dilimine yayılan baskı dönemi iki öykü birlikte okunduğunda bir bütün olarak karşımıza çıkmaktadır.


“Ada” öyküsünde, Andronikos’un zihninden geriye dönüşlerle, değişiklik yapılacağı söylentilerinin şehirde yavaş yavaş yayılmakta olduğunu öğreniriz. Andronikos, karar resmîleşmeden önce kaçtığı için “Ada” öyküsünde baskının doğurduğu sonuçlar yoktur. Bu sonuçları, “Tepe” öyküsünde, baskı dönemini yaşamış olan İoakim’in hatırlamalarından öğreniriz. İmparator ile halk, İmparator ile Patrik ve İmparator ile Araplar arasındaki çatışmalar, Andronikos’un manastırda bulunduğu döneme ilişkin hatırladıkları arasında yer alan söylentilerde ortaya çıkmaktadır. Bu söylentiler, inanç uygulaması konusunda yapılan değişikliğin gerçek nedenini, bu konudaki baskının toplumsal düzlemdeki etkilerini göstermesi bakımından önem taşımaktadır.


İkinci baskı dönemi başladıktan otuz dört yıl kadar sonra, İoakim yetmiş yaşındayken yeni İmparator, eski yasaları gevşetmeye başlamıştır. Uygun gördüğü anda da onları tamamen kaldıracağını, kaldırmaya kararlı olduğunu işitenler, bu sözleri bütün şehre yaymışlardır. İoakim bu haberleri, reel zaman olarak belirlemiş olduğumuz zaman diliminin hemen öncesinde, o günün sabahında Bizans’tan gelen ulak keşişten öğrenmiştir. Baskı döneminin sona ermekte olduğu anlaşılan bu olayda, yönetici konumunda bulunan kişilerin, verdiği kararların tüm toplumu etkilemesi nedeniyle ne kadar önemli olduğu ve halka baskı uygulamanın yöneticilerin seçimine bağlı olduğu görülmektedir.


Bilge Karasu’nun “Dut” öyküsü, “Ada” ve “Tepe” öykülerine benzer bir bakış açısı ile yazılsa da -“Ada” ve “Tepe” öyküleri birbirini bütünleyip, aynı meseleyi farklı yönlerden kurcalarken- “Dutlar” öyküsünün bu bütünlükten zaman, mekân, olay açısından farklı oluşu, bütünlüğün içinde ayrı düşmesine neden olur. Yani, bu üç öykünün baskı ve kaçış izlekleri bakımından birbirine benzese de kitabın bütünlüğü açısından farklılık göstermektedir.


Bilge Karasu ve “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı” kitabı hakkında ağırlıklı olarak zaman, olay ve mekân üzerinde durdum. Yazarın Postmodern düşünceyi edebiyatla nasıl birleştirdiğine örnek olacak küçük bir bölümle şimdilik bitirebiliriz. Çünkü daha söylenecek çok şey vardır: Andronikos, insanlar arasında yaşadığına kendisini inandırmıştır; çünkü onun asıl istediği, kalabalık içinde bulunduğu, kalabalıktan uzak olmadığı bir sırada, bu kalabalıktan ayrılabilmek, yalnız kalabilmek, başkalarının yanından çekilmek, istediği için tek başına durabilmektir. Kendinden uzaklaşmak için de olsa başkalarının varlığı kendisine gereklidir.(45) Andronikos’un tepeden inerken gördüğü karga, simgesel düzeyde onun insanlarla ilişki biçimini göstermektedir. Karga, “parlak tüyleri bakır yalımı yansılı, genç, kara bir karga” şeklinde betimlenmektedir. Andronikos, onun, yolunu şaşırmış olduğunu düşünür. Martıların sesi duyulduğunda karga havalanır ve sesin geldiği yöne doğru uçar. Andronikos, karga için “martılarla doygu rızık birliği ediyor olmalı” der (44). Bundan sonra, yukarıda sözünü ettiğimiz yalnızlık konusundaki düşünceleri anlatılmaktadır.


Postmodern edebiyatın, belirsizliği, parçalanmışlığı, yıkmak istediği bütünlüğü, bir şeyi kutsal olmaktan/kanun olmaktan çıkarma isteği, kendini yok etmeyi, ya da tersini, kendini çoğaltarak geleneksel benliği terk edişi, “reddedici/yıkıcı” özellikler yerine “yeniden yapıcı” özelliklerine, ironiye geçişi, süreklilik ve süreksizliğin, yüksek ve alçak kültürün, taklit etmek için değil, geçmişi günümüzde genişletmek amacıyla bazen absürdist ahlâka (tilkiciğin ölümü), insanı alt üst etmenin özel mantığıyla, içinde yaşadığımız, belirsiz parçalanmış dünyada postmodern sanatçı olmanın getirdiği sonucu, Bilge Karasu’nun diğer eserinde olduğu gibi “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”’nda da buluruz.


Yazının sonunu onun çok sevdiği ve metinlerinde her zaman rastladığımız hayvan imgesine de değinerek noktalayım. Karasu hayvanları çok sever, en çok da kedileri. Yaşamı boyunca ne kitapsız ne de kedisiz kalabilmiştir.


Sevgi, özlem ve minnetle emeğine sağlık Bilge Karasu.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör