Ara
  • GÜLŞAH AKBULUT

Yürekte yankıları sürüp giden an’ların öykücüsü


Nilgün Çelik’in yazın dünyasına adım atışı Gelenler adlı öykü kitabıyla oldu. Kendisinin de çeşitli mecralarda belirttiği gibi edebiyata ilgisi çocuklukta başlamış, zamanla olgunlaşarak bir eser ortaya koymaya varmış. Bir kitap çıkarmanın zorluklarını bu yolun yolcusu herkes bilir; Nilgün Hanım’ın da bu zorlukların eşliğinde Hece, Ekin Sanat, Kurşun Kalem gibi dergilerde öyküleri yayınlandı. İnsanın hallerini kısa öykülerle okura sunan, acıdan, sorumluluktan, toplumsal meselelerden dem vuran kitabını İndie Yayınları pandemi günlerinden hemen önce yayınladı. Erendiz Atasü, kitabın arka kapak yazısında şunları söylüyor: “Nilgün Çelik, an’ların öykücüsü. Önemsiz gibi duran ama saklıda, yürekte yankıları sürüp giden an’ların... Ve ayağımızın altındaki yerin bir anda yarılması gibi beliren o beklenmedik ani trajedilerin... O aynı zamanda bir dil ustası. Hafif bir kalemi var, an’lara dokunan ve onları titreştiren.” Bu macerayı ve daha fazlasını sorularımıza verdiği yanıtlarda görebiliriniz, buyrun.


İlk öykü kitabınızla birlikte yazın dünyasına adım attınız, yazma serüveniniz nasıl başladı?

İlk kitabım biraz geç gelmiş olsa da benim yazma serüvenim hayli eski. İlkokulda İş Bankası’nın çocuklar için çıkardığı Kumbara adlı bir dergi vardı. Oraya şiirlerimi yollayarak başladı yazma serüvenim. Tabii o zaman bu kadar kolay değildi, şimdi bilgisayar başında bir yazıyı anında yollayabilirsiniz. O zamanlar şiiri el yazısı ile yazıp, zarfa koyup postaneye gitmek gerekiyordu. (Şimdi bunu yazarken epey yaşlı olduğum ortaya çıkıyor diye düşündüm😊) Ama şu var ki her ay yeni dergiyi bekleyip merakla şiirimin yayınlanıp yayınlanmadığı heyecanı bugün yine bir edebiyat dergisinde bir yazımın ya da öykümün yayınlanması heyecanıyla aynı. O heyecan değişmedi hiç. Okul dönemim boyunca şiir yazmaya hep devam ettim. Sonrasında uzun bir boşluk oldu, o boşluk işte bu öykü kitabını geciktiren. O arayı kapatmaya çalışıyorum şimdi. Öyküler, tanıtım yazıları söyleşilerle ilerliyoruz.


Kısa öykü yazmak hayattaki anları yakalamanın başka bir yolu sanırım, bu bağlamda sormak isterim; bize o anların öyküye dönüşüm sürecini gösterecek yazma ritüelleriniz var mıdır?

Özel bir ritüelim yok. Sadece kitabımdaki bütün kahramanları iyi tanıyorum. Çünkü o karakterler yaşamın kendisi ve her yerdeler bence. Burada çok beylik laflar etmek istemem ama Türkiye gerçeği bir yerde. Her duyarlı insan gibi ben de bu gerçeğe takılıp içinden çıkılmaz haller alan olayların ve insanların dertlerini dert ediniyorum kendime.


“Gelenler” adlı eserinizde sıradan insanın sahici hallerini, toplumsal meselelerdeki rollerini görüyoruz. Sıradan olanı anlatmak bir yazar için daha mı zor sizce?

Bana kalırsa Gelenler’de karakterlerin çoğunluğu sıradan insanlar değil. Sıradışı, çoğunluk ve sessiz insanlar. Eğer bir derdi varsa yazdığım öykünün, o zaman zor olmuyor. Bir yaraya parmak basıyorsam hiç zor olmuyor. Öykülerimde bir yaraya parmak bastığımı düşünüyorum o yüzden zor değildi. Tabi katıldığım öykü atölyelerinin de bu “zor değil” kavramında çok etkisi var.


‘Sürgün Yeri’ adlı öykünüzde Zara’nın acısını en derinde hissediyoruz, yerel bir örnek üzerinden küresel bir meseleyi ele alıyorsunuz; acının evreninde kadın neden hep en büyük payı alıyor?

Küresel belki ama çok gizli çok kapalı. Benim derdim küresel bir meseleyi mesele etmek değil. Bu kadar yara alan bir meseleyi konuşulur hale getirmek. Ve benim için bölgesel bir mesele o öyküde anlatmak istediğim. Kapalı tüm toplumlarda bu böyle. İrlanda’da da en az bizim kadar ensest ve pedofili sorunu var. Bölgesel deyişim bu yüzden: Kapalı ve din korkusu olan toplumlarda yaygın bu sorun. Kadın meselesine gelirsek; evet erkeğin erkeğe hele de baba oğulsa bir bağı, dillenmeyen bir itaatleri var. Eş, anne, gelin dışarıda kalır daima. Bunun üzerinden biraz gitmek istedim bu öyküde. Kadının içerideyken hep dışarda kalışından. Bu tutuculuğun geçmişte kalmasını ümit ederek yazdım. Açıkçası bu konuda son yıllarda çok ümitliyim. Artık genç kadınların öyle boyun büken, kendini yok saydıran bir havası yok. Ben de varım diyerek doğuyor gibiler… Tabii bu öz güvenin dozunu iyi ayarlamak gerek. Ayrıca çok iyi organize olduklarını da görüyorum. Dolayısıyla bu oluşumlar erkekler tarafından da gözleniyor ve eski baskılar yapılamıyor. Zamanla mutsuzluk payının daha da azalacağını düşünüyorum.


Öykülerinizde okuduğunz yazar ve şairlerden izler görmek mümkün, mesela ‘Silüet’ öykünüzde Metin Altıok’tan sözler okura göz kırpıyor. Siz neler okursunuz, sanatsal anlamda sizi besleyen kaynalar nelerdir?

Aslında o cümleyi, Metin Altıok’un kızı konuşmacı olarak katıldığı bir etkinlikte söylemişti. Ondan duymuştum. Orada babasının alkolik olduğu söylemi geçince kendisi de böyle bir cümlesini söyledi. Çok etkilendim. Doğru değil mi aslında insan o melankoli ile bir başkasını daha hoş karşılamıyor mu? Beni besleyen kaynak ise okuduğum ve içinde gezindiğim her öykü, her roman, her deneme kitabıdır. Her edebiyat dergisidir. Tabii son dönemde Yaşar Kemal’e ilgimden de bahsetmem gerek. Yaşar Kemal’i bana sevdiren Faruk Hocam’ın kitapları da yazmaya teşvik ediyor. Sanırım üç yıl oldu, Faruk Duman’la yaptığımız atölyeler ve etkinliklerin bu etkilenmelerde payı var.


İtalyan yazar Italo Calvino diyor ki: "İlk yazdıklarımdan çok hoşnut kaldığımı söylemek yanlış olurdu. Yazdıklarımı düzeltmek, tamamlamak ve yeni çözümler getirmek için yazmaya devam ediyorum." Sizin devam edebilme motivasyonunuz nedir?

Benim devam edebilme “motivasyonum” yok, doğrudan yazmaya anlatmaya istekliyim ben. Ancak birçok yazarın aksine ilk kitabım daima en kıymetli kitabım olacak. Çünkü o en sevimli acemilikle ve en samimi duygularla yazılmış öykülerle dolu. Yani yıllar sonra en güzel öykü kitabını yazmış dahi olsam bu kitabım benim için özel olacak. Calvino biraz ders niteliğinde söylemiş bence: Elbette yazdıklarımızı en iyiye en mükemmele taşımak için çıkarıyoruz, topluyoruz, bölüyoruz.


Gelenler

Nilgün Çelik

İndie Yayınevi, 2020

Öykü, 104 s.