Ara
  • DAMLA YAZICI

Yaşamı boşluğun kuyusundan kurtarmak


Bazı sanatçılar bize bir duygu aksettirir; o sanatçının dünyaya tek bir sanatı icra etmek için geldiğine inanırız. Bazılarıysa geniş bir yelpazede sanatın her alanında iktidar kurabilir. Sanatlar arasında da gözle görünmez geçiş yolları olduğunu biliriz, sadece bazı sanat adamları bu yolları arşınlayabilir. Bugün modernizmin öne çıkardığı en gösterişli sanat dallarının köklerinin çok derinlerde olduğunu fark etmek zorundayız. Bu farkındalık bir ağaç gibi büyüyen, dallanan budaklanan sanat kavramının kökeninde neyin olduğunu, sanatlar arasındaki geçiş yollarını kazan şeyi bize gösterecektir. Bu ağacı bütün çeşitliliğine rağmen tek özde birleştiren şey “hikâye”dir. Hikâye anlatımı sanatların bağrına oturmuştur. İster resim, ister tiyatro, ister edebiyat, ister plastik sanatlar olsun hepsi bir hikâye anlatır. Bu nedenle hikâye anlatmanın peşinde olan bir sanatçının resim dışında öykü de yazabilmesi, tiyatro yaparken resme de meyil etmesi çok normaldir. Sanatın geçişkenliğinden yararlanan sanatçılardan biri olan yazar Berkun Oya da hikâyelerin peşine düşmüş biri olarak yaratım yelpazesi oldukça geniş bir sanatçı. Everest Yayınları’ndan çıkan kitabı “Esneyen Boşluk” Berkun Oya’nın tüm metinlerinin bir araya getirilmiş hali. Kitap yazarın öykülerini, gazete yazılarını, oyunlarını ve yarım bırakılmış bir romanını kapsıyor. Bütün bu türler içinde en çok tiyatrocu kimliği ile bilinen yazar kurduğu Krek Tiyatro Topluluğu ve sergilediği oyunlarla Türk tiyatrosunda özel bir yere sahip olmayı başardı. Özgün bir üslupla ve yenilikçi bir yol izleyerek ilerlediği tiyatroya hem unutulmaz performanslar hem de kalıcı metinler sunabildi.

Çeşitli türlerde yazın hayatına dahil olan Berkun Oya’nın kitabını bütünlüklü bir biçimde ele almak oldukça geniş bir yazıyı kaleme almayı gerektirir, bu nedenle kitabın içinden bir odak belirleyerek ilerlemek daha yararlı olacaktır. Bu noktada kitapta dikkati çekerek öne çıkan “Yangın Duası” oyunu derinleşmeye fırsat tanıyan bir metin olarak karşımızda durmakta. 2004 yılında İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sergilenen oyun özgün konusunun dışında sahneye konuş şekli ile de ilgi görmüştü.

Yaşam-ölüm-boşluk sarmalı

Dokuz bölümden oluşan “Yangın Duası”, Zajo, Mişkadora ve Bin isimli üç karakterin diyalogları üzerine şekilleniyor. Bir orman yangınıyla giderek yanmakta ve kül olmakta olan dünyanın tasviri girişte kendini gösteriyor. Kulağı iyi duymayan, gözleri görmeyen Mişka, tekerlekli sandalyedeki kocası Zajo ve çift cinsiyetli arkadaşları Bin 50’li yaşlarını hatırlayamayacak kadar yaşlıdırlar. Zajo’nun tuttuğu hesaba göre “2140 yaşında falan” olmalıdırlar. Dünyada büyük sarsıntılar olmakta ve yerçekimi giderek azalmaktadır. Saçlarından başlayan giderek havalanma hali onları artık günlük ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma getirir. Ağırlıklarını korumak için boşaltım yapmamayı, yahut daha da ağırlaşmak için hamile kalmayı düşünürler. Giderek yok olan dünyada yaşamanın ağırlığı onların ayaklarını yere basmalarına yetmemektedir. Ölümü düşlemek ve ölümden korkmak arasında gelgitler yaşayan bu üç kişi dünyanın savrulduğu boşluğu arar. Bir taraftan da bu boşluktan korkar. Yaşamın uçsuz bucaksızlığı düşüncesiyle kendilerini öldürmeye kalkarlar ancak “ölememek” bir lanet gibi yapışmıştır üzerlerine. Yalnız, dünya ile birlikte yok olabileceklerdir. İnsanoğlu, tarumar ettiği, eritip tükettiği bu dünyadan bu işkencede hiçbir payı yokmuş gibi ölüp gidememektedir metinde.

Bütün bunlar fantastik bir hikâyeyi andırsa da bu tam olarak doğru bir tanımlama olmaz. Burada bir gerçeküstücülük de yoktur. Esasen kurgulanan metinde gördüğümüz şey, bir üst-gerçekliktir. Yaşama, yaşamın gerçekliği olan ölüme, ölümün korkusuna, yaşamın sınırlılığına ve ölüm sonrasındaki boşluğa dair çarpıcı bir düşünsel anlatıdır “Yangın Duası”. Bu üst-gerçekliği kimi zaman Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık”ında, kimi zaman Saramago’nun “Körlük”ünde görebiliriz.

Seyirciye veya okuyucuya metnin sunduğu boşluklar, yaşamın içindeki boşluğun anlam arayışı ile paralellik gösterir. İnsan nasıl ki yaşamı boyunca bu boşlukları belli ve çeşitli şekillerde doldurursa, Berkun Oya’nın metinlerini de bu şekilde kendine göre doldurabilir. Yazar bu bağlamda okura anlam açısından bir özgürlük alanı bırakır. Boşluk olarak ele alınan ve içinden çeşitlilikler doğuran özgürlük alanı modern sanatın temel unsurlarından birini oluşturur. Yaşamın sınırsızlığı ile karşı karşıya gelen insan ölümü düşlemeye başlar ancak ölüm(boşluk) ile karşılaştığında da yaşamı düşlemeye: “Ölmeyi beceremez ve korktuğumuz başımıza gelip de boşluğa karışırsak her şeyin sonunda, geride kalanlar arasında en çok anları özleyeceksin Zajo, kıymetini bilmediğin bütün anları… Bu söylediğimi unutma… Bunu söylediğim anı, sakın unutma…” “Mişka: Ne olur boşluğa karışmayalım, ne olur, her sabah uyanacağım söz.”

Absürd tiyatro ve kabulleniş

“Yangın Duası”nın çarpıcı ögelerinden biri, insanın ölüm ve yok oluş karşısında birlik olmaya yönelmesine yaptığı vurgudur. Yer çekiminin azaldığı her patlamada Zajo, Mişka ve Bin birbirlerine sokulurlar. Bir araya geldiklerinde ağırlaşacak, yere basabileceklerdir. Metinde “bir araya gelerek ağırlaşmak” eriyen devasa dünyanın içinde bir direnç sembolü olur, varolmanın ve kurtuluşun çözümü olarak sunulur. Dayanışma, kucaklaşma insanoğlunun korkuları karşısındaki en büyük silahtır. Berkun Oya bunu bir replikle şöyle aktarır bize: “Zajo: Bir orman, yüzbinlerce kutu kibrit yapıyor ve bir kibrit çöpü koca ormanı yok ediyor. (Cıklar.) Adil değil… (Es.) Ben ormandan yanayım…”

Berkun Oya “Yangın Duası” oyununda sosyal ve psikolojik olarak bozulmuş bireyin absürd hikâyesini ele alır. Dramatik bir akışın içinde kırılmalar yaratır. “Godot’yu Beklerken” üzerinden ele alınabilecek Beckett’in absürd tiyatrosunun izleri Berkun Oya’nın tiyatrosunda da görünür. 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan absürd tiyatronun öncülerinden olan Beckett İkinci Dünya Savaşı'nın tramvatik etkilerini, yeni kapitalist düzenin birey üzerindeki yıkıcı durumunu ele alırken zihinsel bozukluk, yabancılaşma, mantıksızlık ve kimlik kaybı temalarını işler. Beckett, eserindeki dört karakterin -Estragon, Vladimir, Lucky ve Pozzo- bozuk psikolojilerini kapitalist düzenin bir getirisi olarak ele alır ve Batı medeniyetindeki bireyin perişan halini tasvir eder. Ne var ki absürd tiyatro savaş sonrası ufalanan bireyin trajedesini bir sonuç, kaçınılmaz modern trajedi gibi ele alır ve bireyi topluma yabancılaştıran kapitalizmin çarklarının nasıl işlediğini sahnenin ışıklarından kaçırır.

Yaptığı iyi niyetli vurgulara rağmen Berkun Oya'da da, ağaçların birlikteliği dile getirilirken, ağaçların kibrit haline dönüştürülerek yok olmasına karşı doğrudan mücadele gözlenemez: Tıpkı Camus'un “Veba” oyunundaki gibi insanlar vebaya karşı birleşir fakat vebanın tekrar ortaya çıkmasını engelleyecek kalıcı, bilinçli bir örgütlenmeyi düşünemezler. Boşluğu insanın içine düşeceği bir son olarak ele alıp yaşamı ele geçirmesine karşı durabilmek ve bunu tiyatro ışıklarının altında sergileyebilmek yazarın da boşluğa ve hiçliğe karşı geliştireceği kendi mirası olacaktır.


Esneyen Boşluk

Berkun Oya

Everest Yayınları, 2017

440 s.


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör