Ara
  • HATİCE HAMARAT

Yeraltı


Değişmek istemiyordum. Bu ucube diye anılan bünyenin içinde yaşamaya öyle alışmıştım ki köy sakinlerinin bakışları bile korkutmuyordu artık beni. Kendimi bildim bileli bu köydeydim. Sarhoş Ferit’in topal oğlu. Kirli saçlarımın altında düşünceler olduğuna inanmıyordu bu insanlar. Çocuklarını benden uzak tutuyor, kapılarının önünden geçerken kirlenmiş yüzüme, kirli gözleriyle bakıyorlardı. Hep bir adım geriden dönüyordu benim dünyam. Aklımda düşünceler, taş evlerin arasından köyün aşağısına doğru yürüdüm. Bir ayağımı elimle diğerine yetiştirmek zorunda kalıyor ve nefes nefese yol alıyordum. Onu görmek zorundaydım, kendimi bu dünyaya tükürülmüş hissettiğimde saklandığım tek sığınak onun gözleriydi. Onun gözlerine gitmeliydim. Top oynayan çocukların arkamdan “Yolları iyi süpür!” dediklerini duydum. Ah bu kulaklar bazen ne kadar gaddar olabiliyorlar yoksa çocuklar kadar masum olan ne vardı şu çirkef dünyada.

Fatma, köy yolunun bittiği yerde eski bir evde kardeşleri ve babasıyla birlikte yaşıyordu. Sabahtan akşama kadar tarlada elinde orak, sevabı en büyük tavafı yapardı. Kardeşlerine baktığı gibi bakıyordu bana da, “Kendini insanlara karşı korumalısın derken küçük göz kapaklarında sevgiyi görürdüm. “Sus kâhya! Sus… Sen kimsin?” içimdeki seslerin sonu gelmiyordu. Bazen gizlice barakama yemek bırakır, bana görünmeden uzaklaşırdı. Yelelerini geride bırakan bir at gibi narin görünüyordu ardında bıraktığı kokusuyla. Belki babam olmasa! O da beni sevebilirdi. “Bacağın neden böyle oldu?” diye sorduğunda ona anlattıklarım yüzüne vuran güneşi söndürmüştü. Ağladı, bir taş bile ufalanıp darmadağın olabilirdi bu gözyaşları karşısında. Ona, “Babam gibi bir adam olmayacağım.” demiştim.

“Uyudunuz mu?” suratsızın sesi odayı doldurduğunda annemin bir mum alevi gibi titrediğini görmüştüm. Tek odalı evimizin dört duvarında da babamın anneme vurduğu film sahnesi oynardı her gece.

İçer, gerilir ve bizi döverdi. Sonra yine içer, gerilir ve hayata olan bütün öfkesini bizim bedenimizden çıkartırdı. Annem daha fazla dayanamadı bu eziyete, kaçıp gitti. Belki de gitmesi gerekliydi, peki yaşıyor muydu? Oksijeni unutmuş insanlar, bilmedikleri bir cennetle karşılaştıklarında ansızın bir cehennemin içine düşüyorlarsa annem uzaklarda bir yerde ölmüş de olabilirdi.

Yine içkili geldiği bir gece, beni boynumdan tutup kaldırdı. Yüzüme kırmızı suratını yapıştırmış, bir boğa gibi öfkeyle bakıyor, ona meydan okumamı istiyordu. Sobaya yeni atılmış bir odunu çıkardı. Öylesine sarhoştu ki ellerinin kavrulduğunu bile hissetmedi. Sopa bacaklarımla, kollarımla ve gövdemle her buluştuğunda içimden bir tren en keskin kornasını çalıp geçiyor, zaman duruyordu.

Babam, saçlarımdan tutup beni pencerenin kenarına fırlattı, can havliyle pencereyi açıp kendimi dışarı attım, ancak bir ayağım içerideydi. Yüzündeki o korkunç ifadeyle pencereyi hızla ayağımla buluşturmuştu. Canım yanıyor, kırılan cam parçaları yalnızca beni değil bütün çocukluğumu kesiyordu. Bacağımı çekmeme izin vermiyor bütün gücüyle pencereyi itiyordu. Öfkeyle “Acıyor mu?” diye bağırıyordu. Sustum. O günden sonra kelimelerin anlamsızlığını öğrenmiştim.

Acıyordu baba, çok acıyordu.

Bütün trenlerin güzel göründüğünü söylerdi Fatma, zamanın ise bir yalandan ibaret olduğunu. Tanrıya o gün küstüğüm için beni suçlamıştı belki de, hakkı vardı. Verilenler alınanlardan daha fazla ise şikâyet etmeye cüret edebilir miydik? Bana, Fatma’yı bahşetmişti. Daha ne?

Babam öldüğünde üzülmemiştim. Yine içtiği bir gece köydeki sulama kanallarından birine düşmüştü. Başına dikilmiş, bu şişmiş, beyaz adama bakıyordum. Sanki bana uyanıp “Acıyor mu?” diyecek gibiydi.

Fatma beni sevmiş olabilirdi. O sulama kanalını önceden yapmış olsalar, babam beyaz bir pamuk gibi önümde duruyor olabilirdi. O zaman belki bana o fenalığı yapmadan ölse, ben topal kalmayacaktım. Fatma’ya geçmişi anlattığımda ellerimi tutup “Artık yalnız değilsin…” demişti bana. Yalnızca bu cümleyi hatırlamak bile beni mutluluk kavmine dâhil ediyordu. Yüzümde belli belirsiz bir gülümseme tarlanın kenarına geldim. Ama o yoktu, küçük kardeşi orağı kavramış ve iş başı yapmıştı. “Ablan yok mu?” dediğimde babasının iyi para verdikleri için onu karşı köyden bir ağaya sattığını söyledi.

Dönüş yolunda kendimi kaybetmiştim, onun gamzeleri birer kara delik oluyor ve dünyamı içine çekiyordu. Ansızın geri dönüp karşı köyün yolunu tuttum, onu görmeden yaşamak, bir yaşamı harcamak demekti. Eski bir kamyonetin arkasına binip Pazı yoluna kadar gittim, önümde uzun bir yol vardı. Aksayan bacağım geri dönmem için kıvranıyordu ancak yapamazdım.

Toprak ölüleri kabulden vazgeçmemişti, baharda çiçek açan ağaçlar vazgeçmedikleri için yemiş vermişlerdi. Ben ne haddime ki bir aşktan kaçıp kendi dünyamda yaşayabilecektim. Ağanın evine vardığımda ortalık kararmıştı. Otların arasına saklanıp bahçeyi izlemeye koyuldum ve beyaz entarili bir kız, başındaki çiçekli yazmasıyla bahçeye çamaşır asmaya çıktı. İşte orada duruyordu. Orada mevsimleri bana inandırmak için yaratılmışçasına hareket halindeydi.

Ortalığın sessizliğe bürünmesini bekledim ve bahçeye girdim. Kimsenin beni görmediğini umut ederek evin ışık yanan penceresine doğru ilerledim. O sırada kara bir gölge odaya girdi, kapıyı hiddetle açıp kapadı. İrkildiğimde topal ayağım bakır tasa değdi. Yine yapmıştı yapacağını. Neyse ki beni duyan olmadı. Fatma’nın “Lütfen istemiyorum…” diyerek ağladığını işittim. Kalbim beni son görevime çağırıyordu. Cesaretimi topladım, topal ayağıma son kez sözümü dinlemesi için yalvardım ve kapıyı var gücümle itip kilidi boşalan kapıdan içeri girdim. Adam afallamıştı, kuşağını arandı ama yarı çıplaktı, pantolonunu girişteki askıya iliştirmişti. Duvarda duran orağı bir hışımda elime aldım. Ağanın geniş, yayvan kafasına geçirdim. Yere yığıldı. Fatma’nın elini kavrayıp oradan çıktım. Bana hiç direnmemişti, o da benimle gelmek istiyordu. Korkunç bir şey yaptığımın farkında olsam da içimde beliren mutluluk beni dünyanın efendisi yapmaya yetmişti.

Bahçe kapısına yaklaştığımızda iki el silah sıkıldı. Biri benim topal bacağımı sıyırıp geçti diğeri Fatma’nın sırtında… Göğsümün ortasında bir yangın başlamıştı, ama ne yangın... Aksayan ayağımın üzerine yığıldım. Ona ilk ve son kez dokundum. Ensemde çeliğin keskin soğuğunu hissettim. Az önce yaraladığım adamın başından akan kanlar önce kafama yapıştırdığı tabancaya ardından benim az saçlı derime akıyordu. Hem buz gibi bir ölüm hissi hem ateş gibi bir öfke…

“Yaşam, Tanrı’yla yapılmış kötü bir pazarlıktır aptal çocuk.” demişti babam. “Yeraltındaki uykudan daha rahatını asla bulamazsın.”

Sonrası mı? Sonrası hep yeraltı…

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör